A‘raf Suresi 17.ayet, şeytanın insanla olan mücadelesinin aslında nerede düğümlendiğini, asıl meselenin ne olduğunu çok çarpıcı ve çok net bir şekilde ortaya koyuyor . Bu ayet bir günah dökümü yapmaz, ahlaki suçlar saymaz; bunu yerine kalbin yönünü ifşa eder.
Şeytan Allah’a şöyle der: “Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım; Sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”
Dikkat çekici olan şudur: Şeytan “Onları zina ederken bulacaksın” demez, “İsyan ederken, inkâr ederken, yalan söylerken, gıybet ederken, günaha batmış hâlde bulacaksın” demez. Tek bir kavramı ve tek bir noktayı hedef alır: Şükür.
Çünkü şeytan çok iyi bilir ki şükür varsa bağ kopmaz; şükür varsa kalp hâlâ Allah’la temas hâlindedir; şükür varsa insan hata yapsa bile bütünüyle ele geçirilemez. Bu yüzden şeytanın asıl savaşı kalp üzerindendir. Şükür, sadece “Elhamdülillah” demek değildir.
Şükür; birinci olarak nimeti fark etmektir, dışarıda ayaz varken sıcak yatakta olmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu yer sallanmaya başladığında can havliyle üzerindeki gecelikle sokağa fırladığında anlarsın, sıcak yataktayken sıradan olduğunu düşündüğünüz o nimetin ne kadar büyük şükür gerektirdiğini, bir battaniyenin insan için ne kadar önemli olduğunu anlamaktır.
İkincisi, nimeti sahiplenmemek, nimeti vereni unutmamak ve sahip olunanı hak değil emanet olarak bilmektir. Şeytan tam da bunu bozar. İnsana fısıldadığı cümleler çok tanıdıktır: “Zaten sen bunu hak ettin”, “Bu senin başarın”, “Daha iyisini hak ediyorsun”,”Başkalarının ne değişik yaşamları var? ” “Bunun neresi nimet?” İnsan fark etmeden şükürden düşer. Asıl düşüş de tam burada başlar. Günah genellikle bundan sonra gelir. Kur’an’da günahın kökü çoğu zaman nankörlükle anlatılır. Çünkü nankörlük, nimeti görmek ama bağ kurmamaktır.Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! (Bakara 152.Ayet) Şeytan insanı doğrudan cehenneme sürüklemez; önce nimeti sıradanlaştırır, sonra kalbi alıştırır, sonra her şeyi normalleştirir. En sonunda insan kendi kendine şunu söyler: “Zaten hayat böyle.” İşte bu cümle, şükrün öldüğü yerdir.
Bugün modern hayatta şeytanın en büyük başarısı da buradadır. İnsanların çoğu sahip olduğu hâlde memnun değildir; güvendedir ama huzursuzdur, inançlıdır ama yorgundur, hayatı doludur ama içi tatminsizdir. Bunun nedeni çoğu zaman büyük günahlar değildir. Bunun nedeni, şükürsüzlüktür. Şükür olmayınca ibadet yük olur, nimet yetmez, kalp doymak bilmez ve hayat sürekli eksik hissedilir.
Bu yüzden ayet “günahkâr” demez; özellikle “şükredici”der. Şükür bir zırhtır. Kalbi şeytana kapatır, nefsi susturur, kibri eritir ve insanın ayaklarını yere sağlam bastırır. Şeytan şunu çok iyi bilir: “Şükreden insan yönetilemez.” Çünkü şükreden insanın merkezi egosu değil, Allah’tır. Bu yüzden şeytanın hedefi günah değil, şükürdür; günah sadece bir araçtır. A‘raf Suresi 17. ayet bize şunu öğretir: İnsan en çok günahıyla değil, şükrünü kaybettiğinde kaybolur. Ve şeytan bunu çok iyi bildiği için “Onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın” der. Çünkü şükür varsa insan hâlâ Allah’a aittir. Şükür yoksa, insan zaten düşmüştür; farkında olsun ya da olmasın….
Hz. Adem’in oğulları Habil ve Kabil ile başlayan ve kıyamete kadar da aralıksız devam edecek olan iyi ve kötü mücadelesi… Her insanın fıtratında var olan çıkarcılık kişinin tarafını belirlemekte önemli bir yere sahiptir. Seçimi peşin olana meyilden dolayı anlık hazlar ve kişisel çıkarlarına göre yapanlar, kötüler arasında yer alırken; seçimini hesap gününü düşünüp Allah’ın rızasına uygun yapanlar, iyiler arasındaki yerlerini alırlar. “Onlar, Allah´a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır. (Al-i İmran /114)
İyi ve kötü insan arasındaki temel fark Allah’a ve hesap gününe olan ya da olmayan imanıdır. Dünyaya bir kere geldik anlayışı iki taraf için de geçerlidir. Kötüler dünya hayatının tüm hazlarını yaşamak için çabalarken; iyiler anı değerlendirmek, hesap günü için hayırlı kazanç elde etmek için uğraşırlar. Allah (cc) Şems suresinde “… nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” buyurmuştur. İyilerin, nefislerini kötülükten arındırma mücadelesini diri tutmak için de salih amellere ihtiyaçı vardır. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin! O’nu sabah akşam aralıksız tesbih edin!” (Ahzâb, 41-42) ayeti, Rasûlullah (sav): “ Dilin dâimâ Allah’ın zikriyle ıslak olsun!” . (Ahmed, IV, 188; Tirmizî, Deavât, 4/3375) tavsiyesi mücadele ruhunu diri tutmak, günlük yaşamın karmaşası içinde Allah’ı ve ahiret gününü unutmamak için gereklidir. Allah’ı sabah akşam aralıksız tesbih etmesi için de kişinin yaratılış gayesini unutmaması ve manevi disipline sahip olabilmesi ancak namaz ile mümkündür. Günlük koşuşturmanın arasına beş defa girecek, ruhuna nefes arası verdirecek ve bize Allah’ı hatırlatacak tek şey “namaz”… Çünkü insan unutur. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için var edildiğini unutur, kendini sorgulamayı unutur, iyiliği unutur, sabretmeyi unutur, Allah’ın ona verdiği nimetlere şükretmeyi unutur, şeytanın kendine düşman olduğunu unutur, ölümü ve yeniden dirilişi unutur, temizliğin imanın yarısı olduğunu, emredildiği gibi dosdoğru olmayı unutur, ahireti ve hesap gününü unutur, unutur da unutur…
Bunu için Allah (cc) beş vakitte toplam kırk defa ceza günü hatırlatır bizlere, kime ibadet edildiğini, kimden istendiğini hatırlatır, kime benzenilir, kimden uzak durulur onu hatırlatır ve müslümanı şu şekide tanıtır: Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah´ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. (Nur /37) Allah Resûlünün dini ayakta tutan direk olarak tanımlamasının nedeni de namaz unutmayı engelleyecek, manevi disiplini yaşama yerleşmesini sağlayacak tek ibadet olmasındandır. Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et, uyarısı hem Allah Resulü hem de tüm Müslümanlara yapılmıştır. Namazın insanların hayatlarından çıkmasıyla başlayan ve günümüzde neredeyse sıradanlaşan cinayetler, dolandırılma vakaları, içki, sanal kumar, zina ve aldatmalar toplumun huzursuz ve depresif hale gelmesine en temel sebebidir. İnsanlar namazı unuttu, namazla birlikte Allah’ı unuttu, hesap vereceğini unuttu, insanlığını unuttu. “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem /59) ayeti günümüz Müslüman toplumların geldiği son noktayı özetler niteliktedir. İyilerden olabilme çabasının en önemli kısmı namaza olan hassasiyettir ki o olmadan iyilerden olmak mümkün değildir. İyi bir insan olabilmek için iyi insanlarla birlikte olmak işin diğer önemli olan boyutudur. “Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.” (Tevbe, 119) ayetinde tavsiye edilen özü-sözü doğru olanlarla beraber olmak bizim de onlar gibi olmamız için kolaylaştırıcı bir zemin hazırlayacaktır.
Bu konuda ehl-i hikmetten bir zat şöyle der:
“Bayağı insanların mahallesinde oturma. Ayak takımı ile düşüp kalkma. Havaî kişiler arasında gezme. Edepsizlerle sohbet etme. Büyük insanların bulunduğu yere taşın. Onlarla sohbet et. Aklı başında irfan sahipleri ile konuş. Çünkü büyükler arasında olanlara düşman yaklaşamaz. İrfan sahipleri ile sohbette olana kötülük gelmez.” Bu hikmetli sözleri hem günlük yaşamda kimlerle beraber olduğumuzu göz önünde bulundurarak hem de sosyal medya platformunda kimlerle etkileşim halinde olduğumuza bakarak iyice bir düşünelim .
Allah (cc) hepimize iyilerden olabilmeyi nasip etsin. (Amin)
İtidal kelimesi köken itibariyle adalet kelimesi ile aynı anlamdan gelmektedir. İki kelimenin ruhuna da aynı mana hayat vermiştir . Ne eksik ne fazla, tam ayarında, tam da olması gerektiği miktarda ifadeleri hem adalet için hem de itidal için anlam karşılığı olarak yeterlidir. Yaptığımız her işin hakkını vererek, gereken kadar, ne eksik ne fazla orta yolu tutmak, yaşamımızın her alanında sırat-ı müstakim üzere olmak Müslümandan istenendir.
İtidallin zıttı ise ifrat ve tefrittir. Fazlalık yönünde sapmaya ifrat, eksiklik yönünde sapmaya da tefrit denir. İkisi için de aşırı uç ifadesi yerinde bir karşılık olur. Her ne kadar günümüzde uçlarda yaşamak farklılık gibi görünse de aslında insanın yaşam kalitesini düşüren, hem kendini hem de etrafındaki insanları sıkıntıya sokan bir tutumdur.
Birinin, Allah’ın rahmetinden ümit kesmesi ifrattır. Çünkü Ayette belirtildiği üzere Allah’ın rahmetinden ancak sapıklar, kâfirler ümit keser. (Hicr 56) Allah’tan korkmayıp Allah’ın rahmetini garanti bilmek de tefrittir. Peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: (Her istediğini yapıp, rahmete kavuşacağını ümit eden ahmaktır.) [Tirmizi] Az ibadet etmek tefrittir. Gücünün yetmediği şekilde ibadet etmeye çalışmak da iftattır. Geceleri hiç uyumadan namaz kılmak, gündüzleri hep oruç tutmak, hanımından uzak kalmak, et, süt, tatlı gibi şeyleri hiç yememek, ifrattır, aşırı gitmektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Din kolaylıktır. Vasattan ayrılıp aşırı gideni din mağlup eder.) [Nesai]
(Din kolaylıktır. Bir kimse, onu ince eleyip sık dokursa, din ona mutlaka gâlip gelir. Öyle ise, ifrat ve tefritten sakının, orta yolu tutun.) [Buhari] Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’den yaptığı bir rivayette Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki :
“Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın, sabah vaktinde, akşam vaktinde, bir miktar da gecenin son kısmında yürüyün (ibadet edin), ağır ağır hedefe varabilirsiniz. Unutmayın ki sizden hiç kimseye, yaptığı amel, cenneti kazandırmayacaktır” buyurdu.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada daha ziyade vasatı hedef olarak göstermektedir. Çünkü en iyinin hududu yok, mükemmelin aranması, sonu gelmeyen vesveselerin içine sürükleyebilir. İbnu’l-Münir şöyle der: “Bu hadis, Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’in hak peygamber olduğunu gösteren bir delildir. Çünkü bizden öncekilerin gördüğü gibi biz de görüyoruz ki, dinde aşırı titiz, mükemmeliyetçi olan herkes yarı yolda kesilmiş kalmıştır”. Aslında bu hadisin maksadı, ibadetle ekmeli aramayı yasaklamak değildir. Zira bu övülmüş olan davranışlardandır. Bilakis, usanmaya sebep olacak ve farzı vaktinde yapmaya mani olacak nâfile ibadetlerdeki mübalağayı yasaklamaktadır.
(Dinimizde ruhbanlık yoktur. Et yiyin, hanımlarınızla mübaşeret edin! [Nafile] oruç da tutun! Tutmadığınız günler de olsun! [Nafile] namaz da kılın! Uyuyun da. Ben bunlarla emrolundum.) [Taberani].
Peygamberimizi insanüstü ya da insan dışı bir varlık gibi görmek ifrat, peygamberliği basite indirgemek, Allah’tan gelen vahyi insanlara bildiren aracı olarak algılamak, Hz. Peygamber’i ve onun sünnetini hafife almak ise tefrittir. Burada denge Kur’an’da Rabbimizin anlattığı Peygamber ve Rasûlullah’ın kendi örnekliğinden ortaya çıkan peygamber inancıdır: Beşer ama vahiy alan (Kehf, 110) vahiy almasına rağmen Allah bildirmezse gaybı bilmeyen (En’am, 50; Ali İmran, 179); maruf sünnetinin önünden yürünmesi yasaklanan (Hucurat, 1); çağırması basite alınmayan (Nur, 63) ama günahdan masun olup hatadan masun olmayan (Abese, 1) bir inanç itidal/denge üzeredir.
Çok yemek ifrattır, gerekenden az yemek tefrittir. Allah Resûlü (Çok yiyip içmek hastalıkların başıdır. ) buyurmuştur . [Dâre Kutni] Çok uyumak ifrattır, gerekenden az uyumak tefrittir. İhtiyaç kadar uyumak vasattır. İnsanın kendini başkalarından üstün görerek kibirlenmesi ifrattır. Kulluğundan yüz çeviren ve kibirlenenlere gelince onlara acı bir şekilde azap edecektir. (Nisa/173) Aşırı tevazu da tefrittir. Bir kimseyi aşırı sevip bütün sırlarını ona vermek ifrattır. Arkadaşına sevgisini belirtmemek, her şeyini ondan gizlemek de tefrittir. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Bir kimseyi günün birinde, aranızın açılabileceğini hesaba katarak sev. Buğzettiğine de günün birinde dost olabileceğini düşünerek buğzet.) [Tirmizi]
Cimrilik tefrit, (Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vâdeder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir. (Bakara /268) İsraf ise ifrattır. Cömertlik ise vasattır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:(Harcarken, ne israf, ne de cimrilik ederler; ikisi arasında bir yol tutarlar.) [Furkan 67] İsra 29.Ayet: Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun Tembellik tefrittir, acele ise ifrattır. Tembellik, şimdi yapılması gereken bir işi geciktirmek, daha sonraya bırakmak, ertelemektir. Hadis-i şerifte, (Erteleyenler [hayırlı iş yapmayı sonraya bırakan] helak olur) buyuruldu. Acele edip düşünmeden o işi yapmak ise ifrattır. Acele edende gevşeklik ve bezginlik hasıl olur. Mesela biri dua eder, hemen duasının kabul olmasını ister. Duası gecikince duayı bırakır, ulaşmak istediği şeyden mahrum kalır. Acele edenin ihlası, takvası bozulabilir. Şüpheli şeylere, hatta haramlara dalabilir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Acele şeytandandır.) [Tirmizi]
Sonuç olarak her şeyin normali iyi, aşırısı ise zararlıdır. Yağmur bile normal yağarsa rahmet ve bereket oluyor; bir anda fazla yağarsa, sel oluyor, afete dönüşüyor. Hayatın her alanında Allah’ın belirlediği bir ölçü ve denge vardır. Her şey bir plan ve programa göre hareket etmektedir. Kur’an bizi “Sakın, ölçü ve dengeyi bozmayın” diye ikaz etmektedir. Biz insanlar ölçüyü kaçırdığımız için, birçok konuda sıkıntı yaşıyor ve yaşatıyoruz. Allah’ın koyduğu dengeyi korumak ve ona göre yaşamak tüm insanlığın kurtuluşu anlamına gelmektedir.
Dua ifadesi bizim zihnimizde sıkıntılı zamanlarda yardım istemek için Allah’a yalvarmak ya da sadece namazlardan sonra tekrarlamayı adet haline getirdiğimiz bir davranıştan ibaretmiş gibi geliyor. En azından bende öyle.
Oysa manevi disiplini birinci ağızdan öğrendiğimiz Allah Resulü Hz Muhammed Sallallahu aleyhi sellem Efendimizin yaşamında dua neredeyse her fiilin ya başında ya sonunda, bazen de başlarken ayrı biterken ayrı olmak şartıyla her anında.
Elbisesini giyerken, devesine binerken, bir yokuş inişinde veya çıkışında, yatağına yatarken ve uykudan kalkarken, tuvalet ihtiyacını gidermeden önce ve giderdikten sonra, evden dışarıya adım atarken, kısacası her durumda dua eder, Allah’ı anardı. Zikir, gün boyunca onun (sas) dilinde, gönlünde ve zihninde idi. Yemeğe başlarken mutlaka besmele çeker, sonunda da hamd ve senâda bulunup şükrederdi. Gece Allah’ı zikrederek yatar, yine Allah’ı zikrederek kalkardı.
Sabaha ya da geceye başlarken:
“Allah’tan başka ilah yoktur. Tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamdler O’nadır. O, her şeye kadirdir. Rabbim! Bu gecede olacak hayrı, bundan sonra olacak hayrı senden taleb ediyorum. Bu gecede olacak şerden ve bundan sonra olacak şerlerden sana sığınıyorum. Rabbim! Tembellikten, yaşlılığın kötülüklerinden sana sığınıyorum. Rabbim! Cehennem azabından, kabir azabından sana sığınıyorum!”
Resulullah (sav) sabah olunca aynı duayı sabah için yapardı.
Peygamberimiz (sas) tuvalete girerken ve çıkarken şöyle dua ederdi:
Girerken:
“Allah’ım pislikten ve pis şeylerden sana sığınırım.”(Buhârî, Da’avât, 15)
Çıkarken:
“Üzerimden sıkıntıyı kaldıran ve bana afiyet veren Allah’a hamdolsun.” (İbn Mâce, Tahâret, 10)
Peygamberimiz (sas) abdeste başlarken ,” Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla şeytanların vesvesesinden ve onların yanımda olmalarından ya Rabbi sana sığınırım” şekilde dua ederdi. Ellerini yıkarken, Allah’ım senden iyilik, bereket dilerim ; uğursuzluk ve helaktan sana sığınırım, derdi. Ağzını yıkarken, Allah’ım Kur’an okumakta, sana şükretmekte, seni çok zikretmekte bana yardımcı ol, derdi.
Burnuna su verirken, “Allah’ım ben kulundan razı olduğun halde Cennet kokularını bana koklat” , derdi. Yüzünü yıkarken, “Ey Rabbim! Veli kullarının yüzlerinin ağardı günde benim yüzümü de ilahi nurunla nurlandır.” derdi.
Sağ konunu yıkarken, “Ey Rabbim! Kitabımı sağ tarafımdan ver ve hesabımı kolaylaştır.” Sol kolunu yıkarken “Ey Rabbim! Kitabımı sol tarafımdan ve arkamdan da verme!”. derdi. Başını mesh ederken,” Allah’ım beni rahmetine gark et, Senin himâyenden başka bir himâyenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.” derdi. Boynunu mesh ederek ” Allah’ım boynumu cehennem boyunduruğundan azad eyle.” diye dua ederdi. Ayaklarını yıkarken” Ya Rabbi Nice ayakların kaydığı günde benim ayaklarımı sırat üzerinde sabit kıl.” şeklinde duasını tamamlardı.
Yemekten sonra şöyle dua ederdi :
“Bizi yediren, bizi içiren ve bizi Müslüman yapan Allah’a hamdolsun.”
Evden dışarıya adım atarken;
“Ey Allah’ım! Hak yoldan sapmaktan, saptırılmaktan; ayağı kaymaktan, kaydırılmaktan; zulmetmekten, zulme uğramaktan; cahillik etmekten veya cahillikle karşılaşmaktan sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 11)
Peygamberimizin (sas), yolculuğa çıkmadan önce dudaklarının arasından şu cümleler dökülürdü:
“Allah’ım! Yolculuğun yorgunluk ve sıkıntılarından, yoldan kötü bir şekilde dönmekten, iyi hallerden kötü hallere düşmekten, mazlumun bedduasından, mala ve aileye gelecek kötülüklerden sana sığınırım.” (Müslim, Hac, 426)
Bineğine binerken :
Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! Ve biz kuşkusuz rabbimize geri döneceğiz. (Zuhruf, 43/13-14)
Rasûlullah (sas) uyumak istediği zaman sağ elini yanağının altına koyarak şöyle derdi:
Bu örnekler çoğaltılabilir. Burada esas olan günümüz Müslümanı, söylemek biraz zor ama, Allah’ı unuttu. Allah’la olan irtibatını kesti. Günümüz insanı demiyorum özellikle günümüz Müslümanı diyorum. Namaz kılarken bile Allah’ı düşünmediğimiz rekatlar geçiyor. Telaşla alınan abdest, telaşla ve akılda dolaşan binbir garip düşünceyle kılınan namazlar… Düzelmesi gereken bir ilişki var ortada. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmrân, 3/191) ayet-i kerimesindeki her an ve her durumda Allah’la irtibat halinde olan Müslüman olmak için çabalama vakti…
(Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Resûl´ün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile. (Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser´i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir. Kur’an’nın en kısa, mana bakımından da çok geniş sûresidir. Mekke’de nazil olmuştur. Müslümanlar ilk devirlerinde hem azınlıkta, hem de fakir idiler. Peygamber Efendimizin (sav) erkek çocukları da o sıralarda ölmüştü. Arap putperestleri bunları Müslümanlık için birer kusur sayarak onlarla alay ederlerdi. “Eğer Muhammed hak Peygamber ve getirdiği din de İlâhî bir din olsaydı herkes bu dîne giriverirdi. Ve Muhammed’in arkasına adını andıracak bir erkek evlâdı kalırdı. Adını sanını yaşatacak bir evlâdı bile yok!” diyerek halkı Müslümanlıktan soğutmaya çalışıyorlardı. (Arkasına erkek evlâdı kalmamış olanlara Araplar ebter derler ki, güdük kaldı, arkasından adını anacak kalmadı, demektir) İşte bütün bunların birer dedikodudan ibaret olduğunu bildirmek için Allahu Teâlâ bu sûreyi inzal buyurdu ve bununla Peygamber’e ve müslümanlara büyük bir müjde verdi.Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Yâ Muhammed! Muhakkak ki biz sana Kevser verdik. Sen bundan dolayı Allah’a şükret, ibadet et…”
“Habîbim! Ben sana öyle bir rütbe, öyle bir din verdim ki: O, çölün ortasından fışkıran ve rastgeldiği her şeye yeni, taze, ebedî bir hayat veren suyu bol bir ırmak gibidir. Bu manevî ve İlâhî kaynaktan fışkıran feyiz ve bereket, hayır ve fazilet hiç kesilmeden akacak ve sınırlarını genişleterek beşeriyetin vicdanını çöl kısırlığından kurtaracak, onu yepyeni bir hayata kavuşturacak ve kıyamete kadar hiçbir engel onun akışını durduramayacaktır. Böylece senin adın sanın da her zaman ve her yerde söylenecek, kalplerde yaşayacak, dînin dünyaya yayılacaktır. Dünyada olduğu gibi âhirette de Kevser nîmeti, Kevser ırmağı sana verilecektir. O’nun sahibi sen olacaksın ve ondan kana kana içenler mes’ut ve bahtiyar olacaklardır.Şunu kesin olarak bil ki: Güdük kalacak, sonu gelmeyecek, adı sanı unutulacak olan sen ve senin dînin değil, asıl sana ve senin dînine düşman olanların kendileridir. Onların soyu sopu kalmayacaktır. Öyle ise bu büyük nîmeti sana veren Rabb’in için, evet yalnız O’nun için namaz kıl, ihlâs ve tam bir bağlılık ile ibadet et, kurban da kes; kulluğunu göster.”
İşte bu İlâhî hitap, daha ortada bir şey yok iken Müslümanlığın dünyaya nasıl yayılacağını, onun nasıl bir saadet ve fazilet kaynağı olduğunu, bu dîne düşman olanların her zaman ve her yerde ebter ve güdük kalacaklarını, dünyada nam ve nişanları kalmayacağını haber veriyor ve Peygamber’in de kıyâmete kadar adının anılacağını, dünyada olduğu gibi âhirette de Kevser nîmetinin kendisine verildiğini müjdeliyordu. Nasıl ki öyle olmuştur ve öyle olacaktır.Bu tükenmek bilmeyen nîmete karşı Cenâb-ı Hakk’ın namaz ve kurban ibadetleri ile emir buyurması, bu ibadetlerin Allah yanındaki yüksek mevkilerini ve önemini gösterir.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur ki:
1-”İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.”
(Tirmizî,Birr, 16)
2- “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kimsedir. Muhâcir de Allah’ın yasakladığı şeyleri terk edendir.”
(Buhari, Bedu’l-vahy, 4.)
3- “Kim bir iyilik yaptığında seviniyor, bir kötülük yaptığında üzülüyorsa o mümindir.”
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 399)
4- ”Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.”
(Tirmizî, İlim, 14.)
5- ”İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda nöbet tutarak geçiren göz.”
(Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.)
6- ”(Mü’min) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.”
(Tirmizî, Birr, 58.)
7- ”Bizi aldatan bizden değildir.”
(Müslim, Îman, 164.)
8- “Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır.”
(Ebû Dâvûd, Libâs, 4.)
9- “Allah, her işte ihsanı (güzel davranmayı) emretmiştir.”
(Müslim, Sayd ve Zebâih,57.)
10- “Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bundan vazgeçip tövbe ve istiğfar ettiği zaman kalbi parlar. Günahtan dönmez ve bunu yapmaya devam ederse siyah nokta artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. Allah’ın (Kitabında) ‘Hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.’ (Mutaffifîn, 83/14.) diye anlattığı pas işte budur.”
(Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83.)
11- “Kim duyulsun diye iyilik yaparsa, Allah (onun bu niyetini herkese) duyurur. Kim gösteriş için iyilik yaparsa, Allah da (onun bu riyakârlığını herkese) gösterir.”
(Müslim, Zühd, 48.)
12-“Nerede olursan ol, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!”
(Tirmizî, Birr, 55)
13- “Dua, ibadetin özüdür.”
(Tirmizî, Deavât, 1)
14- ”Sizden birinin, bir lokması düştüğünde onu alsın, temizleyip yesin, şeytana bırakmasın.”
(Müslim, Eşribe, 136)
15- “İyilik güzel ahlaktır; günah da içinde tereddüt uyandıran ve halkın bilmesini istemediğin şeydir.”.
(Müslim, el-Birrü ve’s Sıle, 2553)
16- “Dünyada garip yahut yolcu ol.
(Buhârî, Rikak, babu kavlin Nebiyi, 11/199, 200)
17- “Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri (mâlâyâniyi) terk etmesi, kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir.”
(Tirmizî, Zühd, 11.)
18- “İnsanların Allah’tan en uzak olanı, katı kalpli kimselerdir.”
(Tirmizî, “Zühd”,61)
19- ”Mizana ilk konacak amel güzel ahlak ve cömertliktir.”
(İhya C. 3 S. 116)
20-“Allah için size sığınan kimseye sığınak olun. Allah için isteyen kimseye verin. Sizi davet edene icabet edin, size bir iyilik yapana karşılığını verin. Eğer onun karşılığını verecek bir şey bulamazsanız, karşılıkta bulunduğunuza kanaat getirinceye kadar ona dua edin.”
(Ebû Dâvûd, Zekât, 38)
21- “Doğru olmayan bir şey gördüğünüzde veya işittiğinizde, insanların heybeti, hakkı söylemekten sizi alıkoymasın.”
[İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir, 2/185.]
22- ”Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.”
(Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71.)
23- ”Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez.”
(Tirmizi, Birr, 33.)
24- ”Allah a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah a ve ahiret gününe iman eden misafirine ikramda bulunsun. Allah a ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.”
(Buhari, Edeb, 31, 85; Müslim, İman, 74, 75.)
25- “Kim evlenirse imanın yarısını tamamlamış olur; kalan diğer yarısı hakkında ise Allah’tan korksun!”
(Heysemî, IV, 252)
26- “Kendisi cehennem ateşine ve cehennem ateşi de kendisine haram olan kişiyi size bildireyim mi? Cana yakın, yumuşak huylu, kolaylaştırıcı kimse.”
(Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 45)
27- “Âmâ’ya veya yol sorana yol göstermen, sadakadır. Güçsüz birine yardım etmen, sadakadır. Konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen sadakadır.
(İbn Hanbel, V, 152, 169.)
28- “Kimin bir kız çocuğu dünyaya gelir de onu toprağa gömmeden, horlamadan ve üzerine erkek çocuğunu tercih etmeden yetiştirecek olursa Allah Teâlâ o kimseyi cennetine koyacaktır.”
(Ahmed, Müsned,(Tah: Muhammed Şakir, Had. no: 1957), c. IV, s. 294)
29- “Allah’tan korkunuz; çocuklarınız arasında adaletli davranınız.”
(Müslim, Hibât 13)
30- ”İslâm, güzel ahlâktır.”
(Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225)
31- ”Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.”
(Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.)
32- “Nefsimi elinde bulundurana yemin ederim ki, sizden biriniz ben ona babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamaz.”
33- “Kim din kardeşinin onurunu korursa Allah da kıyamet gününde onun yüzünü cehennem ateşinden korur.”
(Tirmizî, “Birr ve sıla” 20 )
34- “Yâ Resûlullah! Gıybet nedir?” denildi. Resûlullah: ‘Kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır.’ buyurdu. ‘Ya kardeşimde o söylediğim durum varsa ne dersin?’ denilince Resûlullah: ‘Söylediğin şey eğer onda varsa gıybet etmişsindir. Şayet yoksa ona iftira etmiş olursun,’ buyurdu.”
(Ebû Dâvûd, “Edeb” 35)
35-“Peygamber (s.a.s.) bize şu yedi şeyi emretti: Hastayı ziyaret etmek, cenazeyi (kabre kadar) takip etmek, aksırana Allah’tan rahmet dile mek, zayıfa yardım etmek, mazluma yardım etmek, selâmı yaymak ve yemin edenin yeminini tasdik etmek.”
(Buhârî, İsti’zân, 8)
36- “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen ve iyiliği emredip/teşvik edip kötülükten sakındırmayan /uzaklaştırmayan bizden değildir.”
(Tirmizî, Birr, 15)
37- “Ölüyü üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. İkisi geri döner; biri kalır: Ailesi ve malı geri döner; ameli ise kalır.”
(Buhârî, Rikak, 11/315)
38- “Kimin kardeşine karşı yaptığı bir haksızlık varsa, (ahirette) iyiliklerinden alınıp ona verilmeden önce (dünyada iken) onunla helâlleşsin. Çünkü kıyamette ne bir dinar ne de dirhem vardır. Şayet o hakkı karşılayacak iyiliklerinden bulunmazsa, kardeşinin kötülüklerinden alınır ve o haksızın üzerine atılır.”
(Buhârî, “Rikâk” 48)
39-“Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. O sadece sizin gönüllerinize ve davranışlarınıza bakar.”
(Müslim, Birr ve sıla, 34)
40-“Zandan sakının. Zira zan sözün en yalan olanıdır. İnsanların özel hallerini araştırmayın, konuşmalarını dinlemeye çalışmayın, birbirinizin alışverişini kızıştırmayın, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırtçevirmeyin
Kapıdan içeri girdiğinde gözleri bitmek bilmeyen kırmızı halının üzerindeydi. Ayaklarını yerde sürüyerek ilerlemeye başladı. Karşısına çok iyi giyimli bir adam çıkıp da:
– Hoşgeldiniz efendim, diye durdurmasaydı halıyı zımparalamaya devam edecekti. Adamı baştan aşağı süzdü. Boş bakışları yaklaşık yirmi saniye sürünce bu garip duruma daha fazla dayanamayan iyi giyimli adam hitabını yineledi:
– Hoşgeldiniz efendim, buyrun şöyle oturun. Bunu duyunca kendini çok önemli biriymiş gibi hissetti, sesini kalınlaştırarak: – Hoşbuldum, hoşbuldum. Eh, oturayım bari, dedi ve adamın gösterdiği yere yerleşti. Bir iki dakika sonra kırmızı papyonlu başka bir adam geldi ve:
– Hoşgeldiniz, ne alırsınız? dedi.
– Ne alayım?
– Efendim lezzetli yemeklerimiz var.
– O zaman çok açım, ne varsa getir, dedi. Garson biraz şaşırdı, sonra başını salladı ve oradan uzaklaştı. Papyonlu adam geri geldiğinde elinde onlarca tabak ve içlerinde de nefis yemekler vardı. Bunu gören adam sevindi ve tabakları bir bir süpürmeye başladı. Karnı davul gibi şişene kadar yedi ve tam kalkacakken bir tane daha tuhaf papyonlu adam geldi. Elinde bir kağıt vardı:
– Buyrun efendim.
– Bu ne?
– Hesabınız.
– O ne ki?
– Beyefendi elbette yediğinizin, içtiğinizin bir karşılığı olacak.
– Karşılığı ne?
– Tabiki de para!
– Para ne?
– Beyefendi dalga mı geçiyorsunuz?
– Allah Allah niye dalga geçeyim efendim, para ne ?
O zaman anlamış garson, adamın göründüğü kadar akıllı olmadığını .
-Beyefendi, siz benimle gelir misiniz, demiş ve orada bizim divaneyi restoranın arka tarafına götürüp adamakıllı dövmüşler. Bir de üstüne haftalarca bulaşık yıkatmışlar.
Divane adamın haline keyifle gülen torunlarına bakan Osman Nuri dede :
-İşte böyle çocuklar, biz de dünyada hesap ödeyeceğimizi düşünmeden yaşarsak sonunuz bu divane gibi olur. Çünkü ahiret yapılan ve yapılmayanların hesabı için var.
Biz; insanlara kötülük yaparsak, yalan söylersek, insanların gönlünü kırar, onlarla dalga geçersek, gıybet edersek, insanlara adaletsiz davranırsak dünyada da ahirette de bunun hesabını öderiz. Şunu hiç unutmayın: Yapılan her haksızlığın ahirette hesabı mutlaka sorulacak.
Mahallede, terk edilmiş deponun duvarına çok acayip resimler yapan; uzun boylu, siyah giyinmiş, seyrek sakallı genç, Âlim’in daha önce defalarca karşılaştığı fakat adını bilmediği biriydi. Resimlere, çizgilere, çizgilerdeki garip uyuma, renklere ve resmi yapan hem tanıdığı hem tanımadığı gence bakakaldı.
– Bunlar ne acayip resimler böyle?
– Resim değil, grafiti.
-Grafiti ne ki ve benim içimden geçirdiklerimi sen nasıl duyabildin ?
– İçinden geçenleri dışından söylersen herkes duyar ve cevap verebilir, dedi siyah giyimli, seyrek sakallı genç.
Âlim içinden geçirdiklerinin başkası tarafından duyulmasından çok utandı ve hiçbir şey söylemeden hemen oradan uzaklaştı.Eve ulaştığında, utancından ve telaşından terlediğini fark etti. Zihninden grafiti kelimesini birkaç kez daha tekrar etti.
-Grafiti, grafiti nedir, bunun ne olduğunu araştırmam lazım deyip bilgisayarının başına geçti. Aklına takılanlara cevap bulmak için internete bakıyordu, herkes gibi Âlim de.
Grafiti, çoğunlukla kamusal bir alanda duvar ya da yüzeye çizilmiş, kazınmış veya püskürtülmüş yazı ve çizimler. Modern şehirlerde sokak duvarlarına sprey boyayla çizilen resimler grafitinin kapsamına girmektedir. Kimi çevrelerce bir sanat dalı olarak kabul edilirken, kimileri için grafiti başkalarının malına zarar vermek olarak görülmektedir.
Grafiti için bu bilgiler yazıyordu açtığı ilk sitede ve o zaman anladı resim değil grafiti sözlerini,seyrek sakallı genç adamın.Merakı biraz daha arttı. Görsellerden, çok değişik grafitilere bakıp şaşırdı, ne acayip şekiller, ne acayip hayaller acaba ben de yapabilir miyim diye düşündü. Daha fazla görsel ve video derken zamanın nasıl geçtiğini anlayamadı yine. Böyle zamanlarda aklına gelen babasının o değerli öğüdünü hatırladı ve tekrar etti:
Her şeyin fazlası zarar.
Ertesi gün okula giderken terk edilmiş deponun duvarına çizilen grafitiyi görmek için yolunu biraz uzattı. Deponun duvarındaki grafiti tamamlanmıştı. Dünküne göre bayağı değişmiş, renklenmiş biraz da karmaşık hale gelmişti. Âlim grafitiyi ayrıntılı incelemek için biraz daha yaklaştı. Grafitinin içine gizlenmiş birkaç kelime dikkatini çekti. Kelimeleri birleştirerek tekrar etti.
Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.
(Kamer 49)
Ne demekti, ölçü? Neden ölçü?
Grafitinin çizgilerine tekrar baktı, uyum ve eşitlik hissi veriyordu. Okul, okul vakti geçmek üzereydi. Hemen yola düşerse öğretmen zili çalmadan yetişebilirim diye düşünüp yürümeye başladı. Aklına takılmıştı yazı, zihninden birkaç kez tekrar etti: Biz, herşeyi bir ölçüye göre yarattık. Neden ölçü, niye ölçü?
Okul dönüşünde yine deponun önünden geçip yeni bir şeyler olup olmadığına baktı. Herhangi bir değişiklik yoktu; seyrek sakallı, siyah giyimli genç yeni bir grafiti yapmamıştı.Dünkü grafitiye tekrar göz gezdirdi. “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” cümleyi tekrar etti. Eve geldiğinde aklında aynı cümle vardı. Ölçülü olmak, ölçüyle yaratmak gibi ifadelerin ne anlama geldiğini bulmak için bilgisayarının başına geçti.
Her şeyin Allah Teâlâ tarafından bir ölçüye veya takdire göre yaratılmış olması, “her şeyin hikmetin gereklerine uygun biçimde, sağlam, belli bir düzen ve denge içinde yaratmasıdır, ifadelerini buldu. Birkaç defa okudu ama yine de tam anlayamadı.
Kafasında net bilgiler oluşmadı. Belirlenmiş ölçüler olmasa ne olur ki, diye içinden geçirdi.
Uykuya dalmadan önce kendini deponun boş kalan duvarının önünde, elinde boyalarla hayal etti ve mutlu oldu.
* * * * * * * * *
Yere düşmenin verdiği şok edici korkuyla uyandı.Yüzündeki ve vücudundaki ağrıyla gözlerini açtığında suratı halıya yapışmıştı. Kafası zonkluyordu, kulağında garip bir uğultu vardı ve bu ilk değildi. Daha önce de yataktan düşmüştü. Ne olduğunu anlaması çok uzun sürmedi.
-Yatak mı küçük, ben mi yatmayı beceremiyorum, diye mırıldandı. Ne vardı sanki yerçekimi olmasaydı? Fena mı olurdu yataktan yan döndüğünde yere düşmese de boşlukta öylece havada asılı kalsaydı. Güzel olmaz mıydı? Her yere zıplaya hoplaya gitsek kötü mü olur, diye düşündü.
Garip hayaller kurarken tekrardan uykuya daldı.
Uyandığında sabah olmuş, güneş çoktan doğmuş, yeryüzünü hem aydınlatmış hem de ısıtmıştı. İçinde garip bir his vardı, uykusu henüz açılmamış olmalıydı çünkü yorganı havada adeta yüzüyordu, kendi de yatakta yatıyor olmasına rağmen yatakla herhangi bir teması yoktu. Gözlerini kapattı, açtı ; tekrar kapatıp tekrar açtı fakat değişen bir şey yoktu.Kendi de dahil olmak üzere gördüğü her şey havada uçuşuyordu.
Odanın içinde koltuklar, kitaplar, çoraplar, akşam bitirip çantasına koymadığı ödevleri, bilgisayarı, dedesinin bu yaz hediye ettiği küçük maketin parçaları, her şey ama her şey yerçekimsiz ortamda süzülüyordu.
Gözlerine inanamıyor, olanları anlamaya çalışıyor fakat anlamlandıramıyordu. Çok sevinmişti, kahkahalar atarak odanın içinde süzülmeye başladı. Çok nadir ayağı yere değiyor, sonra tekrar yükseliyordu. Hatta ayağıyla biraz fazla itince odanın tavanına çarpıyordu. Kendine göre uzun olan on üç yıllık yaşamında hiç bu kadar garip ve hiç bu kadar eğlenceli bir olayla karşılaşmamıştı. İşte, dedi.
– Ölçü budur!
Odanın içinde sekiz on tur daha attı, sonra bir on, on beş tur daha derken havada süzülmenin ilk heyecanı kalmadı, eskisi kadar eğlenmediğini fark etti. Artık ayakları yere basmalıydı, üstünü başını değişip kahvaltı yapmalıydı. Önce okul kıyafetlerini bulması gerekiyordu.Normalde dün çıkardığı yerde bulabileceği kıyafetlerin yerinde yeller esiyordu. Odadaki her şey gibi onlar da yerçekiminin etkisini yitirmesiyle odanın değişik yerlerinde dolaşıyor olmalıydı.
Önce pantolonu buldu, güç bela pijamasını çıkarıp pantolonunu giydi. Çıkardığı pijamayı katlayıp koymak istedi ama bu imkansızdı. Çünkü giysi dolabı tavana yapışmış, kapağı açılmış, içindeki diğer giysiler de kaçmak için fırsat kolluyor gibiydi. Böyle bir durumda düzenli olmak mümkün değildi zaten. Bir şekilde okul kıyafetinin üstünü de buldu ve birkaç takladan sonra onu da giymeyi başardı. Odadan çıkmak için oraya buraya tutunarak oda kapısına ulaşmayı başardı. Kapıyı açtığında gördüğü manzara içerdeki gibiydi. Eşyalar havada asılı gibi süzülüyordu. En tuhaf olanı da annesinin tavana yapışmış vaziyette çabalıyor olmasıydı.Uçan balonu andırıyordu.
Her şey o kadar garipti ki, bu ortamda annesinin kahvaltı hazırlaması imkânsızdı. Mutfaktaki hiçbir eşya yerinde değildi. Tavaya koyulacak her malzeme havalanmaya başlıyordu. Kapağı kapatmak yetmiyordu çünkü kapak da, tava da tencere de, ocak da yerçekimsiz ortamda havalanıyordu. Masaya koyulan her tabak biraz sonra yola koyuluyordu ki bul bulabilirsen bu karmaşanın içinde.
Âlim pencereden dışarı baktığında dışarıdaki durum da içerdekinden çok farklı değildi. Evin karşısındaki manav, tezgâhtaki karpuzlarını yakalayıp sabit tutabilmek için çabalarken, kasap, elinden kaçırdığı sucukları uçan kediye kaptırmamak için mücadele ediyordu.
Herkes, çaresiz olanları anlamaya çalışıyordu fakat kimsenin yapabilecek en ufak bir şeyi yoktu. Tek yapabildikleri etrafa saçılan eşyaların kendilerine çarpmasını engellemek ya da onları tutmaya çalışmaktı.
-Bu bir felaket, diye bağıran annesi yere yaklaşmayı az da olsa başarmıştı. Babası ve ablası yeni uyanmışlar çekimsizliğin ilk şaşkınlığını üzerlerinden atamamışlardı.
Âlim o anda grafitideki o ayetin ne dediğini anlamıştı.Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık. Ölçünün ne demek olduğunu ölçü kaçınca anlaşılmıştı fakat anlamak hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Tam bir karmaşa etrafta artarak çoğalıyor, uçan nesneler her geçen dakika artıyordu.
Fen bilgisi öğretmeni Salim Bey’in sesindeki dalgalanmayla Âlim kendi hayal dünyasından sınıfa dönmüştü.
Salim Hoca :
– İnsanlar da dahil tüm canlılar, yerçekimi kuvveti sayesinde kütleleri üzerinde durabilir ve yürüyebilirler. Yerçekimi kuvvetinde herhangi bir bozulma yaşanması durumunda; tüm dengeler de bozulur. Yerçekimi kuvvetinde bir azalma gerçekleşirse; Dünya yörüngesinden ayrılır, yıldızlar kayar ve canlılar da uzay boşluğuna dağılır.
Yer çekimi kuvvetinde bir artış gerçekleşirse; Dünya Güneş’e yapışır, yıldızlar birbirleriyle çarpışır ve canlılar da yer kabuğunun içine girer.
Âlim içinden tekrar etti:
“Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık” (Kamer 49)
Ebu Hureyre (r.a.) nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasulü (s.a.s.) arkadaşlarına şu soruyu yöneltti: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” Ashab, “bize göre müflis, parası ve malı zarara uğramış kişidir ” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “ümmetimin müflisi, Kıyamet gününe; namaz, oruç ve zekat görevlerini yerine getirdiği halde, ona-buna sövmüş, iftira etmiş, şunun-bunun (haksız yere) malını yemiş, kanını dökmüş, onu-bunu dövmüş olarak gelen kimsedir. Bu kişinin iyiliklerinin sevabından hak sahiplerine verilir. Borcu ödenmeden sevabı biterse diğerlerinin günahları ona yüklenir, sonra da Cehenneme atılır” buyurdu. (Müslim, “Birr”, 59)
İlk bakışta bu hadisten çıkartabileceğimiz anlam, İslam’ın sadece belirli ibadetleri yerine getirmekle hakkı verilebilecek bir din olmadığı, Müslümanın da yalnızca bazı ritüelleri uygulayarak dînî görevlerini tamamlamış sayılmayacağı hususudur. Şüphesiz namaz, oruç, zekat gibi ibadetler bu dinin temel rükunleridir. Ancak bu ibadetler yoluyla insanın kazanması gereken güzel davranışlar ortada yoksa, dinin gerçek amacı olan dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak güzel ahlak, o kimsede görülmüyorsa, Allah ve Rasulü’nün hoşnutluğunu kazanmak mümkün değildir.
İnsanları rahatsız ederek, haklarını gasb ederek, onurlarını rencide ederek, onlara zulmederek iyi bir Müslüman olunamayacağı açıktır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle bu kimse müflistir. Çünkü ahiret sermayesini denkleştirememiş, kazandıkları da hesap gününde borçlarına yetmemiştir. Kur’an’da ve Sünnette yer alan pek çok hüküm insanlar arası ilişkileri düzenleyen kurallardır. Din sadece zihinlerde ve gönüllerde yer alan ve hayata yansımadığı için de ne olduğu anlaşılamayan soyut bir kavram değildir. Gerçek din sosyal yaşama yansıyan hallerin bir bütünü ve kişinin yaşam tarzıdır. Müslümanın her halinde iyilik ve kul hakkı hassasiyeti olur. Çıkarcılık, nefse düşkünlük, neme lazımcılık olmaması gereken hallerdir.
Öyle olsaydı Hz. Peygamber, başkalarına yapılan haksızlıkları, Cehenneme götüren davranışlar olarak nitelendirmezdi.
Onun için sevgili Peygamberimiz(sav), toplumsal sorumluluğun önemini ve neme lazımcılığın tehlikeli sonucunu şu güzel örnekle insanlara anlatmıştır: “Allahu Teala’nın çizdiği sınırlara riayet etmeyen kimse(ler) bir gemiyi altlı üstlü paylaşan şu topluluğa benzerler: Altta olanlar, su almak istedikleri zaman, üsttekilerin yanına çıkıp, “biz kendi yerimizi delerek su alsak da sizi (üsttekileri) rahatsız etmesek” deseler, onlar da bunları kendi hallerine bırakıp müdahale etmeseler, hepsi birlikte helak olurlar. Eğer mani olurlarsa, onlar da kendileri de hep birlikte kurtulmuş olurlar. (Buhari, “Şerike”, 6)
Tevbe insanın kendi sınırlarına dönüşüdür. Haddini aşarak başkalarının hakkına girmiş ya da Allah’ın sınırlarını aşmış insanın sınırlarına dönüşüdür. Tevbe şimdi olsa aynı fiilil yapmam demektir. Günahlar aynı zamanda insanın zayıf yönünü ya da zaaflarını öğrenme şeklidir. Sıradan bir insana yapılan bir yanlışlık için bile özür dilemek gerekirken, Allah azze ve cellenin emir ve yasaklarını çiğnemek ve üzerine nedamet getirmemek, özür dilememek büyük bir yanlış olur.
Yanlışlıkta inat etmek de insanın kibre kapılması, büyüklük taslamasından ileri gelebilir. Suçundan vazgeçmeyen, tövbe etmeyen insan ya Allah’ı tanımıyor ya da onun bağışlamasından umudunu kesmiştir.
Kişinin günahlarını Allah’ın affından büyük görerek af dilememesi, Allah’ın Gafur ve Rahim sıfatlarına tezattır.
Oysa Allah (cc) kullarını çokça bağışlayandır, O merhametlilerin en merhametlisidir.
Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah´ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah´tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.
(Âl-i İmrân 135)
Allah´ın, kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah´ın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâla bilmezler mi?
(Tevbe 104)
O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
(Şura 25)
Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.
(Bakara 160)
Tevbenin vakti de çok önemlidir. İşlenen bir hatanın hemen sonrasında pişmanlıkla yapılan bir tevbe makbul olacaktır.
Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca «Ben şimdi tevbe ettim» diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.
Müminlere son derece düşkün olan Allah Resulü Hz. Muhammed (sav), müminlere imanı ve ibadeti öğrettiği gibi Allah’a kulluğun bir başka tezâhuru olan. istiâzeyi yani kötülüklerden Allah’a sığınıp O’ndan yardım istemeyi de öğretmiştir.
İstiâze; endişelerimizden, korkulardan, istemediklerimizden, her türlü kötülükten Allah’ın kudretine ve himayesine sığınmaktır. O’ndan yardım talep etmektir. Günümüz ahlâk yoksunu toplum içinde ahlâklı olma, ahlâklı kalma çabasıdır. Kendimizi ve kulluğumuzu keşfetmenin aracıdır.
Zira insan Allah’a sığınmakla hem kendi acizliğini, güçsüzlüğünü hem de O’nun yüceliğini, kuvvet ve kudretini dile getirmiş olur. Dolayısıyla başta şeytan olmak üzere, her türlü varlığın kötülüğünden, içimize nüfuz edip bizi ayartmasından Allah’a sığınmak, kulluk vazifesinin bir parçasıdır.
Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir’’ (Fussilet, 36)
Hz. Peygamber bütün kötü sıfatlardan, fayda vermeyen işlerden, şeytanın vesvesesinden, dünya ve âhirette insana eziyet veren şeylerden Allah’a sığınmış, bu maksatla daha çok İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini okumuş, bunu ashabına ve ümmetine tavsiye etmiştir.
Haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan Allah’a sığınmış, bize de tavsiye etmiştir.
Peygamber Efendimiz pek çok şekilde istiâzede bulunmuşsa da sahabelerine şu şekilde istiâzede bulunmalarını tavsiye etmiştir:
“Allah’ım! Peygamberin Muhammed’in senden istediği hayırlı şeyleri biz de istiyoruz. Peygamberin Muhammed’in sana sığındığı kötü şeylerden biz de sana sığınıyoruz. Yardım sendendir ve varış sanadır. Güç ve kuvvet sadece senin yardımınladır.
Günah işlemek, doğru yoldan ayrılmak, kötü iş yapmak anlamındaki şeytana uymak ifadesi günlük dilde suçun büyüğünü şeytana atarak kendini temize çıkartma, yapılan fiilin tahrik altında gerçekleştiğini anlatma gayreti olarak karşımıza çıkar.
Ya da başka bir şekilde şeytan diyor ki diye başlayan ve sonu genellikle bir suç unsuru tarifi ile biten ifadeler olarak da biliriz.
Peki ya şeytan ya da İblis kim? İnsan neden şeytana uyar?
Sözlük anlamı uzaklaşmak, haktan ve hayırdan ayrılmak, muhalefet etmek” anlamındaki şatn veya “öfkesinden yanıp tutuşmak” mânasındaki şeyt kökünden türediği ileri sürülen şeytân kelimesi “hayırdan ve rahmetten uzaklaşmış yaratık; yanıp helâke mâruz kalmış varlık” demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de on sekizi çoğul olmak üzere seksen sekiz yerde şeytan (on bir yerde iblîs) kelimesi yer almaktadır.
Hz.Âdem’e melekler secde ettiği halde şeytan kibirlenip ilâhî emre karşı çıkmış, gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Âdem’in çamurdan yaratıldığını ileri sürmüştür. İlâhî iradenin Âdem’in zürriyetine bütünüyle iyi ve bütünüyle kötü arasında takdir ettiği konumun bir gereği olmalıdır ki Cenâb-ı Hak hayırdan ve rahmetinden uzaklaştırdığı şeytana insanoğluna vesvese vermeye, çeşitli hile yöntemleriyle bâtılı hak gibi gösterip insanları doğru yoldan saptırmaya izin vermiştir.
(Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.
(Hac 53)
Allah’ın uyarmasına rağmen Hz Âdem ile eşi Hz Havvâ şeytanın aldatıcı sözlerine kanarak yasak meyveden yemiş, bunun cezası olarak cennetten çıkarılmış, böylece dünyada, kıyamete kadar devam edecek olan insan hayatı başlamıştır.(1)
İnsan yaratılışı gereği hayra da şerre de yönelebilen yapıya sahiptir.Tin suresinde :
” İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” şeklinde ifade edilmiştir.
İnsan, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun yaşadığında yaratılmışların en üstünü olabilirken ; nefsi ve şeytana uyduğunda aşalıkların en aşağılığı olabiliyor.
Allah (cc) insanoğlunu değişik ayetlerle defalarca şeytan ve onun vesveseleri konusunda uyarmıştır:
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.
(Bakara 168)
Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vâdeder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.
(Bakara 268)
Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.
(Bakara 208)
Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.
(Maide 90)
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüzkızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah´ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.
(Nur 21)
Şeytanın peşinden giden insanların ahirette şeytanla olacak konuşmalarının nasıl olacağını Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor:
(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vâdetti, ben de size vâdettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah´a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.
(İbrahim 22)
Şeytanın insanlara yaptığı en önemli hilelerden biri de Allah’ın affı ile onları kandırmasıdır.
Günah işlemeye yakın kişinin aklına hesap günü geldiğinde şeytan son bir hamlesiyle ona fısıldar:
“Herkes neler yapıyor, senin bu yaptığında ne var ki? Korkma Allah affedendir. Sen fırsatları kaçırma, hayatta her şeyi tat, gençliğini yaşa…”
Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah´ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah´ın affına güvendirerek sizi kandırmasın. (Lokman 33)
Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini rivayet etmiştir.
– Şüphesiz ki, Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz, lakin kâlblerinize ve amellerinize bakar.
İnsanı yoktan var eden, ona şekil ve renk veren Allah (cc), kullarının vücut yapısına, rengine, şekline, dünyada kazandığı mallara, elde ettiği makama bakmaz. Onları dış görünüşlerinin durumuna göre değerlendirmez.
Çünkü bunların hepsini insana O vermiştir. Allah verdiği nimetleri nasıl değerlendirdiğimizde bakar. Allah Teâlâ kalbe ve imanın göstergesi olan güzel işlere bakar.
«(Onlar Allah’a) iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikri ile sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kâlbler ancak Allah’ı anmakla sükûnet bulur.» (Rad: 28)
Allah Teâlâ kulları, kâlblerindeki kuvvetli iman, takva, ahlâk-ı hâmide ve Allah rızası için yaptığı sâlih ameller karşılığında mükafatlandıracaktır. İnsana düşen, bütün kötülüklerden sakınmak, güzel işler yapmak ve kalb-i selim sahibi olmak için çalışmaktır.
«O gün ne mal ne evlat fayda vermez. Ancak Allah’a temiz bir kâlb ile gelenler (kurtulur)» (Şuara: 88-89)
«Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.» (Asr: 1,2,3)
Hikmet ehline, amellerini ne üzere bina ettiğini, sordular. O şöyle cevap verdi:
1- Benim rızkım tayin edilmiştir. Başkasının rızkı bana gelmeyeceği gibi benim rızkım da başkasına gitmez. Onun için rızık endişesi duymadım.
2- Üzerime farz olan ibadetler vardır. Bu ibadetleri benim yerime başkası yapamaz. Onun için ibadetlerle meşgul oldum.
3- Rabbim beni her zaman görüyor. Ondan utandım, ona göre hareket ettim.
4- Ecelimin bana süratle geldiğini gördüm. Ben de ona süratle gittim. Yani ölüm için hazırlandım.
Hâlis niyet ve riyasız olarak, yalnız Allah rızası için yapılan amel kulu ebedî saadete, cennetin sayısız nimetlerine kavuşturur. Bu Allah’ın bir vaadidir.
«İman eden ve iyi ameller yapanları, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah o söylenenleri hak bir söz olarak va’detti. Söz verme ve onu tutma bakımından kim Allah’tan daha doğru sözlü olabilir.» (Nisa: 122)
Maneviyat kişinin hayatını düzen içinde ve dengeli yaşamasını sağlayan motivasyon kaynağıdır. Yaptığı zerre kadar kötülüğün hesabını adil bir mahkemede vereceğine inanan biri kimseye kötülük yapmaz hatta tasarlamaz. Mahkemeye dair inancı olmayanlar ise bu dünyanın mahkemelerini kandırma derdindeler.
“Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?”
(Kamer, 54/22)
Günümüz insanı, Kur’anın emir ve yasaklarına uymak, üzerinde düşünüp öğüt almak yerine ; Kur’an-ı Kerimi âdeta bir dua kitabı gibi görmekte, belirli zamanlarda okumakla ona karşı görevinin tamamlandığını düşünmektedir.
Toplumun Kur’an’a karşı olan saygısı içerdiği emir ve buyruklara saygıdan bağımsız bir hâl almaktadır.
Kur’anın maddi varlığına saygı duyar, sıradan bir kitap muamelesi yapmayız. Ele aldığımızda öpüp başa koyarız, belden aşağıya asla sarkıtmayız. Hele hele yere konulmasını onun kutsiyetiyle hiç de bağdaştırmayız. Son yıllarda özellikle Batıda yükselen İslam düşmanlığı ile Kur’an-ı Kerime yapılan saldırılara tepki gösterirken, hükümlerine yapılan saldırılara kimsenin ses çıkarmaması garip değil midir?
Kur’an’la olan ilişkide insanlar, bir taraftan onun maddî varlığını yüceltmiş; diğer taraftan faiz, miras, namaz, zekat, ana baba hakkı gibi pek çok konuda, Kur’anın sınırlarını yok saymaktan geri durmamıştır. Dolayısıyla o ; anlaşılan, üzerinde akıl yürütülen bir kitap olmaktan gittikçe uzaklaşmıştır.
Akletmez misiniz, düşünmez misiniz,
sorularını defalarca soran ilahî kelamın, anlaşılmasına gereken önemin verilmemesi günümüz Müslümanlığının en önemli problemidir.
Ashab için Kur’an’ın maddî varlığı ne araştırma objesi, ne sanat vesilesi ne de kutsama nesnesiyidi. Onların bütün meselesi anlamak ve yaşamak; işitmek ve itaat etmekti.
Evet, Allah’ın boyası ile boyanmak, vahyin rengini almak, onların esas gayesi idi. (bk. Bakara, 2/138)
Kur’an’a yabancılaşmamak için onu hayata taşımamız gerekir. Bunun için de hayatın içinde ayetlerle ilişki kurabilecek bir vahiy kültürüne ihtiyacımız vardır.
Sıkıntılara maruz kaldığımız bir durumda, “Andolsun ki biz sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) ayetini unutmamak.
Hak ve adalet sorumluluğu gerektiren bir durumda “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun. Adaletle şahitlik eden kimseler olun.”(Maide, 5/8) ikazını hatırlayabilmek.
Kin ve husumet duygularının depreştiği durumlarda “Ey rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer verme.” (Haşr, 59/10) ayetlerini terennüm edebilmek.
Nefsimizin yılgınlığı yüzünden namazı kılmakta gevşeklik gösterdiğimizde, zekat vakti geldiğinde paraya kıyamadığımız zaman “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”(Bakara 43) ayetini hatırlayabilmek.
Bulunduğumuz ortamda gıybet edildiği vakit “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! (Hümeze :1) ayetlerini insanlara ve kendimize söylemek.
Kur’an’a gereken değeri vermek onun hükümlerini yaşama uygulamaktır.
Karşılaştığımız herhangi bir olay, durum, paylaşım ya da haber karşısındaki tavrımızı neye göre belirliyoruz? Bir şeyi neye göre kabul ediyor, neye göre reddediyoruz?
Herhangi bir konuda karar verirken bilgilerimizi yokluyor, kitaplar karıştırıyor muyuz, bilen birilerine danışıyor, istişare ediyor muyuz; yoksa o anki hislerimiz, heyecanlarımız ve menfaatlerimizin gerektirdiği gibi mi karar veriyor, kabul ya da reddediyoruz? Nedense ikinci söz ettiğimiz kısım daha ağır basıyor sanki?
Müslüman bireylerin olaylar ve durumlar karşısındaki tavrı ne olmalı?
Müslüman bireyin tavrı her zaman Kuran ve sünnet ölçüsüne uygun olandır. Tavrımızın Kuran ve sünnet ölçüsüne uygun olması için de bizim Kuran ve sünnet bilgisine en azından günlük yaşamda karşılaşacağımız olaylarla bağlantı kurabilecek kadar sahip olmamız gerekmektedir. Unutmayalım ki ilim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır. Günümüzde hemen hemen her konuda eğitim alan, zaman ve para harcayan insanların birçoğu Müslümanca yaşamak için gerekli olan temel bilgilere ne yazıktır ki sahip değiller. Fransızcadan dilimize giren seküler ifadesi ne yazık ki toplum yaşamının büyük bir bölümünü kaplamış vaziyette. Nedir seküler? Yaşamdan dinin tüm izlerini silip dini sadece bir vicdan işi kabul etme olarak tanımlanabilir. Modernitenin bir ürünü olan sekülerizm , insanın ilâhi ve uhrevî tabiatına sırt çevirmesidir. Peki din sadece bir vicdan işi midir? Din nedir?
Din her şeyden önce yaşam tarzıdır. Din, senin yediğin içtiğindir. “Leş, kan, domuz eti, Allah´tan başkası adına boğazlanan hayvanlar size haram kılındı.” Maide 3 , “Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah´ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? ” (Mâide 91).
Din, toplumda insanlarla olan ilişkilerindir (Komşu, ana-baba hakkı, kul hakkı, akrabalarla olan ilişkiler…) “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”(İsra 23)
Din izlediğin film, yolda gördüklerine nasıl baktığındır. “(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.” (Nur 30)
Din, giyim tarzındır “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. “(Nur 31)
Din alışverişin, ticaretindir “Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah´a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah´tır. Sadece O´na döndürüleceksiniz.”(Bakara 245)
“Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah´tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”(Al-i İmran 130)
Din, aile içi ilişkilerindir “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 71)
Bu liste uzayıp giderken dini sadece namaz kılsan iyi olur ama önemli olan kalbinin temizliği olarak görmenin çok da doğru olmadığını herhalde anlamışsınızdır. Biz Batılılar gibi yaşamayı modernizm saysak da aslında ortaya çıkan dinsiz bir yaşam tarzıdır. Biz yaşama dair tavrımızı Kuran ve sünnete uygun almak yerine Batılıların seküler anlayışlarına göre aldığımız sürece Müslümanlardan olabilir miyiz ? . “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur.” (Al-i İmran 28)
Batı’nın bize dayattığı bu yaşam tarzıyla toplumumuzda yaşanan hiçbir soruna çare bulunamamaktadır. Cinayetler, kişisel bunalımlar, ekonomik adaletsizlikler, savaşlar artarak çoğalmaktadır. Batı’lıların dünyayı sömürerek elde ettikleri ve sadece seçkinlerini faydalandırdıkları yaşama bakarak onlar gibi olmaya çalışanlar boşa uğraşmaktadır.
Kâfir olanlar için dünya hayatı câzip kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysa ki, (iman edip) inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız lutufta bulunur. (Bakara 12 )
Allah Resulü Hz Muhammed, sallallahu aleyhi ve sellem: Temizliğe imanın yarısıdır” derken, Allah (cc) Bakara suresi 222. ayette “Muhakkak ki Allah, çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever.” buyurmuştur.
Peki bu temizlik, sadece bedeni kirlerden arındırmak ya da elbise temizliği olabilir mi?
Yoksa buradaki temizlik hani biri öldüğünde “Allah rahmet eylesin temiz adamdı” dedikleri anlamdaki temizlik midir?
Kişinin dilinin, ahlâkının, kalbinin temizliği bedeninin temizliği kadar hatta daha da önem değil midir?
Konuştuğu zaman yalan söylemeyen, küfür etmeyen, dedikodudan uzak duran, iftira etmeyen, boş sözlerle insanları eğlendirmeye uğraşmayan, başkalarının yaptıklarıyla alay etmeyen, başkalarının hakkına girmeyen insalar için söylenen “temizlik” bu soruların cevabını olandır.
Ne yazıktır ki insanların büyük bir çoğunluğu yalan, küfür, dedikodu ve boş sözlerin peşinden ömür geçirmekteler. Birçoğumuz yalan söylemeyi, dedikodu yapmayı babasından annesinden sıradan bir davranışı öğrendikleri gibi öğreniyor ve kendilerinden sonrakilere miras olarak bırakıyoruz.
En’am Suresi 6. Ayette bu insanları şu şekilde tarif ediyor Allah (cc):
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah´ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.
İmam Gazali temizliği zahiri (görünen, dış) temizlik ve batini (içte olan) temizlik olarak sınıflandırır.
Batıni temizlik üç kısımdır :
Azaları günahtan temizlemek.
Kalbi fena ahlaktan temizlemek.
Kalbin özünü Allah’tan gayri her şeyden temizlemek.
Zahiri temizlik üç kısımdır :
Necasetten taharet (pisliklerden temizlenme)
Abdestsizlikten taharet.
Tırnak, kıl vs taharet.
Gerçek temizlik hem beden hem ruh hem de çevrede yapılacak temizliğin bütünüdür.
İnsanın yaşadığı çevrenin temizliği de Allah’a ve ahiret gününe olan imanının göstergesidir. Elindeki çöpü nereye denk gelirse atan bir insan bunun hesabını elbette verecek. Allah’a ve ahiret gününe inanan her insan yaptığı her şeyin hesabını vereceğini bilir ve buna uygun davranır.
Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.(Zilzal 7,8) buyuran Allah (cc) insanın yaptığı her şeyden hesaba çekileceğini söylemektedir.
Toprağa karışan bir pil, bitkiler ve hayvanlar yoluyla insanlara geçerek sakat doğumlara hatta kanserlere neden olabiliyor. Cıva, merkezi sinir sisteminde tahribatlara neden oluyor. Kurşun, kansızlık, mide rahatsızlıkları, kısırlık ve kansere neden oluyor. Kadmiyumun ise prostat kanserine yol açtığı biliniyor.”
Önemsenmeden yapılan birçok işin sonunun nereye gideceğini, kimin canını yakacağını düşünmemiz gerekiyor.
Yere atılan bir sakızın pek çok kuşun ölümüne sebeb olduğunu biliyor musunuz?
Günümüz müslümanları bir hadis-i şerifi bile yaşamına uygulayamayan kişi midir?
Ebu Hureyre radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Kişi arkadaşının dini üzerinedir. Sizden her biriniz kiminle arkadaşlık yaptığına baksın.
Kişinin arkadaşındaki ahlâk, güzellik ve iyiliklerden ne varsa ona benzer şeyler, kendisinde de var demektir.
Peki iyi insan kimdir, sorusunu Allah (cc) Kuran-ı Kerimde şu şekilde cevaplıyor :
Onlar, Allah´a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.
(Âl-i İmrân 3)
Kişinin arkadaşı kötü biriyse arkadaşında bulunan kötü davranış, ahlâksızlık, yalancılık, boş işler, aşırılıklar da farkında olsa da olmasa da kendisinde de mevcuttur. Çünkü zıtlar uzun müddet bir arada bulunamaz.
Su ateşe dökülünce ya ateş söner ya da su buharlaşarak su olmaktan çıkar. Zıt karakterler ya ayrılırlar veya biri diğerini hazmeder.
Zıt olmayanlar ise uyum içindedirler ve birbirine destek olurlar.
Sende iyi vasıflar olsa bile uyum kanunu gereğince zamanla iyi vasıfların körlenir ve arkadaşının kötü huyları sana da sirayet eder ve ona benzersin hatta bu benzemenin hiçbir şekilde de farkına varmazsın. Çünkü bu benzeme birden gerçekleşmez. Değişimin farkına varıldığında iş işten geçmiş olur.
«Rasûlüm! Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine mal ve oğulları vardır diye sakın ilgi duyma» (Kalem: 10-14)
İlim ehli arkadaşla ilgili kıstası şu şekilde belirlemiştir:
Ahirette beraber olmak istemediğin adamla dünyada da beraber olma.
Ne güzel bir değerlendirme şekli, cennetlik halleri çok olan kişi ne güzel dosttur. Cehennemlik işleri çok olan kişi ne kötü bir insandır.
“Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.” (Tevbe, 119)
Müslümanın arkadaşları ile olan münasebetlerinin sınırları da belirlenmiş.
(Mü’min) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.” (Tirmizî, Birr, 58.)
Ehl-i hikmetten bir zat da şöyle der:
«Bayağı insanların mahallesinde oturma. Ayak takımı ile düşüp kalkma.Havaî kişiler arasında gezme. Edepsizlerle sohbet etme. Büyük insanların bulunduğu yere taşın. Onlarla sohbet et. Aklı başında irfan sahipleri ile konuş. Çünkü büyükler arasında olanlara düşman yaklaşamaz. İrfan sahipleri ile sohbette olana kötülük gelmez.»
Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. (Nisa 124)
Hz. Ali (ra) :
«Hakkıyla kardeşlik edeceğin adam, her zaman sana sahip ve yâr olabilen ve senin iyiliğin için kendini zora sokan, zarûrete, darlığa yahut sıkıntıya düştüğün zaman yardımına koşandır» buyurur.
İmam Gazalî rahmetullahi aleyh ise bir arkadaşta olması gereken vasıfları şöyle sıralar:
1- Akıllı olmalı.
2- İyi ahlâklı olmalı.
3- Sâlih olmalı.
4- Hâris, yani dünya mal ve makam düşkünü olmamalı.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurmuştur:
– Akıllı adam, nefsini hesaba çeker ve ölümden sonraki hayat için iyi amel işler. Aciz adam nefsini hevasına uydurur, sonra Allah’tan (mağfiret) temenni eder. (İbn-i Mace)
Yarın için hazırlık yapan Müslüman akıllı insandır. Hiçbir hazırlık yapmadan, nefsinin isteklerine göre yaşayıp ölmeye yakın ibadet etmeye çabalamaz.Son gün sınav hazırlığı yapan başarısız öğrenciler gibi olmaz.
Başkalarının ne dediğine değil, Allah (cc) ve Resulünün (sav) ne dediğine bakar ve ona göre yaşar. Allah Teâlâ akl-ı selim sahiblerini övmüştür ve onların vasıflarını şöyle bildirmiştir.
«Rabb’ından sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? Bunu ancak akl-ı selim sahibleri anlar. Onlar Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablarından sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir. Yine onlar Rablarının rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte bunlar var ya, dünya yurdunun sonucu (cennet) sadece onlarındır.» (Rad: 19-23)
«Dinleyip de sözün en güzeline (Kur’an’a) uyanlar, işte Allah’ın hidayet edip, doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akl-ı selim sahipleridir.»
(Zümer: 18)
Hz.Ebubekir radıyallahu anh: «Akıllıların en akıllısı takva sahipleri, ahmakların en ahmağı da fâcir olanlardır» der.
Ehl-i hikmetten bir zâta, “Akıllı kimdir?” diye sordular. O: “Açıkta yapınca utanacağı bir şeyi gizlide de yapmayan kişidir.” dedi.
Bir diğeri de: «Aklı olgunlaştırmak, Allah’ın rızasına uymakla ve gadap ettiği şeyden sakınmakla olur» demiştir.
Müslüman akıllıdır. Fakat akılcı değildir.Akıl dinin hükümlerini anlamakta, dünya işlerini dine uygun bir şekilde tanzim etmekte, Allah’a kulluk vazifesini ifa etmekte iyi bir vasıtadır. Ve bu hâliyle de büyük bir nimettir. Günümüzde aklını putlaştıran nice insan vardır ki, şirk ve küfür içinde olduklarının farkında bile değildirler. Kâinattaki bir çok şeyin esrarına vakıf olup, keşifler yaptıkları hâlde kâinatın yaratıcısını inkâr etmişlerdir.
Hükemâdan bir zat: «Aklına güvenip sarılan sapıtır» demiştir. Nefis; iyice terbiye edilip, itaat altına alınana kadar tehlikelidir. İnsan için çok zararlı bir düşmandır. Çünkü o kötülüğü emredicidir.
«Nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabb’ımın acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emredicidir. Rabb’ım çok bağışlayan, çok esirgeyendir.» (Yusuf: 53)
Nefis ihmal edilir, sınırsız arzuları kontrol altına alınmazsa, onun verdiği zararı hiçbir düşman vermez. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: «Ya Rabbi! Gözümü açıp kapayıncaya kadar bile olsa beni nefsime bırakma» diye dua etmiştir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Tebük Seferi’nden dönüşünde «Küçük cihaddan büyük cihada döndük» buyurarak nefisle cihadın ehemmiyetine işaret etmiştir.
«Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran ziyan etmiştir.»
(Şems: 9-10)
Müslüman sık sık nefsini hesaba çekmelidir. Böylece ebedî hayat için âmâli sâliha yolunu açmalı, günaha giden yolları kapamalıdır.
«İman edip amel-i sâlih işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdırlar. Onların Rab’ları indindeki mükâfatları altından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları Adn Cennetleri’dir. Allah kendilerinden razı, onlar da Allah’dan razı olmuşlardır. Bütün bunlar Rabb’ından korkanlar içindir.» (Beyyine: 7-8)
«Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz. Her nefis yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkunuz. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilir.» (Haşr: 18)
Bu ve benzeri ayetler üzerinde bol bol tefekkür edip, ölmeden önce ahiret için ne hazırlamamız gerektiğini düşünmemiz gerekiyor.
«Ölmeden önce ölünüz!» «Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz. Tartılmadan önce amellerinizi tartınız!» tavsiyelerinden hareket ederek, her gün sabah ve akşam nefsimizi hesaba çekmeliyiz.
Bu sorgulama; itikad, ibadet, muamelat, helâl ve haramlar, ilim, tebliğ, cihad, ahlâk ve muaşeret gibi konuları içermelidir.
Müslüman, nefsine mağlup olup, Allah’a isyan eden ve kötülüklere dalarak, insanî ve İslâmî faziletlerini kaybeden bununla beraber, Allah’tan mağfiret temennî eden, aciz ve zavallı bir insan durumuna düşmemelidir.
Günahların sıradanlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Allah’ın yasakladığı çoğu fiil, yaşamdan zevk almak, anın tadını çıkarmak gibi süslü elbiseler giydirilip, renkli ambalajlarda her türlü platformda insanlara sunulur olmuş. Film repliğinde “Ben yalan söylemeyi beceremem ki…” diyen damat adayına “Merak etme, yakında alışırsın” diyen Adile Naşit gibi olduk hepimiz.
Yasak olan her şeyin bir cazibesi, çekici bir yanı var. İnsanların büyük çoğunluğunun bu kadar çabuk aldanması da bu çekiciliktir.
Gıybet, laf taşımak, yalan, içki, zina, kumar, faiz, haksız kazanç… terim olarak itici, soğuk görünseler de hayatın değişik zamanlarında insanların keyifle yaptığı eylemlere dönüşmektedirler.
Dedikodunun -kişinin duyduğunda üzüleceği veya utanacağı bir kusurundan bahsetmesinin- bu günahlar arasında ayrı bir yeri vardır, kendine göre de bir tadı…Peki neden?
Her şeyden önce kolaydır, orada olmayan, kendisini savunamayan birinin hakkında konuşmak, yüzüne söylemeye çekindiğiniz ne varsa sayıp dökmek. Bunu yaparken de kendini temize çıkarmak, lafını ettiği kişiyi aşağılarken üste çıkmak, başkalarını karalarken beyazlaştığını sanmak, kendinde bu kötü hallerin olmadığını düşündürmektir.
İkinci olarak konuşulacak ortak konudur. Herkesin ilgi alanları, yaşama bakış açısı, olaylardan anladığı farklıyken ,arkasından konuşulan kişi ya da onun yaptıkları, sözleri hakkında herkesin söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.
Üçüncü olarak peşindir, muhattabında hemencecik etkisini gösterir. Merak uyandırır, dikkatleri üzerine çeker. Peşin olanı sevmek aynı zamanda insanın dünya menfaatlerine olan düşkünlüğünün de belirtisidir. “İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir.” ayetinde uyarılan kişilerdeki ahirete imandaki zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Dünyayı, yani peşin olanı tercih etmek, ahireti uzak gelecek olarak görmek insanoğlunun kendisini kaptırdığı en büyük hastalıktır. Allah kullarını en çok bu konuda uyarmaktadır.
“Hayır, doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, ahireti ise bir yana bırakıyorsunuz” (75/20,21)
Dördüncüsü ucuz intikam yönetimidir. Lafı geçen kişiyle geçmişte yaşanan herhangi bir olumsuzluk, sürtüşme ya da kaybedilmiş bir yarış varsa onun rövanşını almak için fırsattır. İtibar suikastıdır, değersizleştirme çabasıdır. Hatta sadece sözü geçen kişiyle de kalmayıp ona benzeyen, onunla aynı işi yapan herkese kadar uzanan kirli bir dildir. Tüm hacı, hocalar böyle, tüm doktorlar aynı gibi genellemelerle gıybetin veya iftiranın çemberi genişletilerek günahını da çoğaltma çabasıdır. Ne yazık ki bu söz ettiğim hal az ya da çok hepimizde olan, farkında olarak ya da olmayarak hepimizin bulaştığı bir davranış biçimidir. Küçük yaştan itibaren büyüklerimizden öğrendiğimiz ve ne yazıktır ki çocuklarımıza da öğreteceğimiz davranış biçimidir.
Sonuç olarak hem kendimize hem de çocuklarımıza yapacağımız büyük bir iyilik varsa o da susmaktır. Fitili ateşlenmiş bir gıybeti büyümeden söndürmektir. Ebû’d-Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.” (Tirmizî, Birr 20)
“Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kişidir”.(Buhârî, Îmân 4, 5, Rikak 26)
Bir gün Rasûl-i Ekrem (sav) devesinin üzerinde, arkadaşları da O’nun önünde gidiyorlardı. Muâz bin Cebel (ra):
“-Ey Allâh’ın Elçisi! Siz’i rahatsız etmeyeceksem, yanınıza yaklaşmamaya izin verir misiniz?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz izin verince Muâz (ra):
“-Canım Sana fedâ olsun, yâ Rasûlallâh! Cenâb-ı Mevlâ’dan niyâzım, bizim emânetimizi Sen’den önce almasıdır. Allah göstermesin ama, Sen bizden önce vefât edersen, Sen’den sonra hangi ibâdetleri yapalım?” diye sordu.
Hz. Peygamber (sav) bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine Muâz (ra):
“-Allah yolunda cihâd mı edelim?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz (sav):
“-Allah yolunda cihâd güzel şeydir; ama insanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyurdu.
“-Yani oruç tutmak, zekât vermek mi?”
“-Oruç tutmak, zekât vermek de güzeldir.”
Muâz (ra) bu minvâl üzere insanoğlunun yaptığı bütün iyilikleri sayıp döktü. Rasûl-i Ekrem (sav) her defasında:
“-İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyuruyordu.
Hz. Muâz (ra):
“-Anam-babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sorunca Peygamber Efendimiz (sav) ağzını gösterdi ve:
“-Hayır konuşmayacaksa susmak.” buyurdu.
Muâz (ra):
“-Konuştuklarımızdan dolayı hesaba mı çekileceğiz?” diye sordu.
Bunun üzerine Rasûlullah (sav) Hz. Muâz’ın dizine hafifçe vurarak ona şunları söyledi:“-Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayırlı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzûra kavuşunuz.” (Hâkim, IV, 319/7774)
Unutmayın susan her zaman kazanır.
“Allah’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, Edeb 31, 85)
İnsanlardan bazıları Allah´tan başkasını Allah´a denk ilahlar edinir de onları Allah´ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah´a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah´a ait olduğunu ve Allah´ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.
( Bakara 165.Ayet)
Kur’ân-ı Kerîm’in insanlığı ulaştırmak istediği en önemli hedef, Allah’ın birliğine inanmak ve Allah’ı her şeyden daha çok sevmektir. Âyette “İman edenler ise en çok Allah’ı severler” buyurularak bu hususa işaret edilmiştir. Görüldüğü gibi âyetin bu bölümünde, inananların yalnız Allah’ı sevdikleri değil en çok Allah’ı sevdikleri ifade edilmektedir. Şu halde insan elbette sevilmesi meşrû, mâkul ve yerinde olan Allah’tan başka varlıkları da sevecektir. Bu, Allah’ın insan fıtratına verdiği doğal ve aynı zamanda gerekli bir durumdur. Yeter ki başka sevgiler Allah sevgisini unutturmasın ya da onun önüne geçmesin. Çünkü o zaman insan hayatını ve davranışlarını, Allah’ın iradesine göre düzenlemek yerine ;Allah’ın dışında sevip bağlandığı, Allah’ı sever gibi sevdiği şeyleri ölçü alacaktır. Kur’an Allah’ın iradesine göre yaşamaya hidayet, o iradeyi dikkate almadan yaşamaya da dalâlet adını verir. Allah’ın iradesini dikkate almayan insan, mutlaka bunun yerine başka bir iradenin buyruğuna girer. Bu ya tanrı gibi bağlanıp boyun eğdiği nefsinin, tutkularının buyruğudur veya aynı ölçüde mahkûmu olduğu başka bir varlığın ya da varlıkların buyruğudur. Allah sevgisini başka hiçbir sevgiye karıştırmayan ve hiçbir şeyle değişmeyen insan, diğer varlıklara sevgisinin Allah sevgisiyle çatışması durumunda bütün ilişkilerini Allah sevgisine ve dolayısıyla Allah’ın iradesine göre düzenleyeceğinden, onun bütün ilişkileri bilinçli ve iradeli olacaktır. Bu sebeple “güçlü bir iman gerçek bir özgürlüktür.” Çünkü hakiki mümin ve müslüman, Allah’ın onaylamayacağı bir buyruğa uymamaya özen gösterir. Allah yalnız iyi ve doğru olan şeyleri onayladığına göre hakiki müslüman her zaman doğruluğun ve doğruların yanındadır. Gerçek özgürlük de budur. Asıl kölelik ise, gerçek ve iyi olanı görüp seçemeyecek kadar kalbi ve iradesi körelmiş olan insanların köleliğidir.
Bu açıdan küfür ve şirk, yani kalbinde Allah sevgisi taşımamak ya da başka şeylerin sevgisini Allah sevgisine üstün tutmak, bütün kötülüklerin başıdır. Bu sebeple âyette başka varlıkları Allah’a eş ve ortak tutanlar “zalimler” diye anılmıştır. Aslında onlar, bu tutumlarıyla önce kendilerine zulmetmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm birçok yerde inkârcıları “kendilerine zulmedenler” diye tanıtır (bk. Bakara 2/54, 57; A‘râf 7/177; Hûd 11/101; Fâtır 35/32).
Buna göre Allah’ı tanıyıp Allah sevgisini başka her şeyin üstünde tutanlar ve böylece hidayet yolunu seçenler de önce kendilerine karşı âdil davranmış, kendilerine iyilik etmiş olurlar (meselâ bk. Yûnus 10/108; Neml 27/40, 92; Rûm 30/44; Fâtır 35/18).
Sûfîlerin görüşüne göre insanın kalbini, zihnini Allah’ı unutturacak derecede meşgul eden her şey âyette belirtilen varlıklar kapsamına girer. Şu halde Allah’tan başka bir şeye, –bu şey ister put, ister lider veya önder, isterse para pul, mal mülk, makam mevki olsun– taparcasına bağlananlar, böyle bir şeyi Allah’ı sever gibi sevenler ve bu suretle, Kur’an’ın bütün uyarılarına rağmen şirke sapanlar için artık kurtuluş ümidi yoktur. Onlar, sonunda âhirette inkâr ve isyanları yüzünden hak ettikleri azabı gördüklerinde bütün güç ve kudretin Allah’a ait olduğunu, dünyada iken bu güce inanmamakla kendilerine ne büyük bir kötülük ettiklerini, Allah’ın azabının ne kadar şiddetli olduğunu anlayacaklardır.
Fakat bunu dünyadayken anlamaları ve ona göre inanıp yaşamaları gerekirdi. Bu sebeple iş işten geçmiş olacak, büyük ve önder bilip tanrılık mertebesinde yücelttikleri, peşlerinden gittikleri, güvendikleri kişilerin de kendi dertlerine düşüp onların yüzlerine bile bakmadıklarını, bütün kurtuluş imkânlarının yok olduğunu, ümitlerin kesildiğini görünce pişmanlık ve kederleri bir kat daha artacaktır. Sonuçta dünyada yaşadıkları sürece yaptıkları bütün işler âhirette kendilerine sadece pişmanlıklar, acı ve üzüntüler getirecek, bir daha kurtulamayacakları bir azaba atılacaklardır.
(Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri)
Eskilerin ifadesiydi ” Felekten bir gün çalmak“, güzel vakit geçirmek ya da “Hayattan kâm almak” günümüz insanı için, her gün olması gerektiği düşünülen bir hayat tarzına hatta hayat standardına dönüştü. Sağımızda solumuzda “Hiç eğlenceli değil, sıkıldım, bunu yapmak istemiyorum” diyen çocuklar, gençler hatta yetişkinler türedi.
Tüketimi arttırmak için pek çok markanın kullandığı sloganlar zamanla toplumun büyük bir kesiminin yaşam felsefesi haline geldi.
Bu durum aklıma “İnsanın amacı anı değerlendirmek mi yoksa andan haz almak mı?” sorusunu getiriyor. Yaşamını “eğlence merkezi tadında yaşamak isteyen Müslüman” fikri bana garip geliyor ama ne yazık ki yaşamın gerçeği…
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir” ayetini acaba yanlış anlamış olabilir miyiz? Oyun ve eğlence ifadelerini dünya hayatında önemsediğimiz, hatta Allah ve Resulü’nün (sav) önüne geçecek kadar abarttığımız meselelerin aslında basit, önemsiz olduğunu ayetin devamından anlıyoruz. “Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!“(Sure 29/64)
İyi de efendim eğlenmek bizim de hakkımız, biz hiç eğlenmeyecek miyiz, diyen gönüllere ilköğretim hayat bilgisi dersinde öğretilen “ihtiyaçlar ve istekler” ünitesi sanırım faydalı olmamış. Çünkü ihtiyaçlar dururken istekler için çabalamak ahmaklıktır.
“Bir kere geldik dünyaya” mantığını eğlence için değil yaşamı değerlendirme, yaşama değer katma olarak görenler, hayat denilen geçici sahneden inerken maksada ulaşmış olacaklardır.
Müslüman bir birey için on iki yaş ile yetmiş yaş ortalamasında düşündüğümüzde 104.400 vakit namaz davetinin kaçına icabet ettiğine, 1740 günlük Ramazan orucunun kaçına niyet ettiğine,kaç lira Zekat ve sadaka verdiğine, kaç bin kez iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğuna, insanlara iyilik ettiğine, nasihatte bulunduğuna kaç kez sinirlenince Allah rızası için sessiz kaldığına, kaç kez hakkına razı olduğuna bakılarak anı değerlendirip değerlendirmediği anlaşılacağı ahiret günü herkes için yaklaşmaktadır.
Çoğunluğunun taşımaları gereken yükleri bırakıp bırakmaları gereken yükleri taşıdığı bir dünyada yaşadığımızın farkına artık varmalıyız. Daha fazlasını elde etmek için çabalayıp durduğumuz kısa ömrümüzün biteceğini ve kazandığımız her şeyin arkamızda kalacağını, toprağın altına döneceğimizi istemeye istemeye olsa da hatırlamalıyız. Sonra, keşkeler hiçbir fayda sağlamayacaktır.
Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: «Keşke toprak olsaydım!» diyecektir.
(Sure No:78 Ayet No :40)
(İşte o zaman insan:) «Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!» der.
(Sure No:89 Ayet No :24)
Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! (Sure No:69 Ayet No :27)
Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.
Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.
Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.
Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah´ın kudretine) işaretler vardır.
Kuran-ı Kerim’de birçok ayetin sonunda bu ve buna benzeyen ifadelerin bulunması tesadüf olmadığına göre “düşünme, hikmet, feraset” gibi kavramların hayatımızda daha çok yer alması gerektiği emredilmişken, ne kadar az düşündüğümüzü, tefekküre ne kadar az zaman ayırdığınızı fark ettiniz mi?
Yaşamı boyunca insanlar dünya ve ahiretleri için hiçbir işe yaramayacak gereksiz pek çok şey için zaman harcarken; düşünmek, herhangi bir konu hakkında tefekkür etme noktasında genellikle zayıf kalmakta daha da garibi düşünen insan toplum tarafından kınanmaktadır.
Niçin daha fazla zaman diyorum çünkü haz ve hız çağında yaşadığımız iddia ediliyor. İnsanlar neyi kovaladıklarını bilmeden bir koşuşturmanın içinde ömürlerini tüketiyor. Dünya yaşamı için olmazsa olmaz kabul edilen “okula git, sınavlar kazan, iş bul, evlen, araba al, ev al vs vs” gibi uydurma hedeflere ulaşmak adına küçük yaşlarda başlayan ve ölene kadar sürecek bir koşuşturma… Bu hız içinde yavaşlamak hatta durup düşünmek için bize vakit tanınmıyor.
Kabul etmek gerekir ki yaşadığımız çağda pek çok şeye çok hızlı ulaşabiliyoruz, eskiye nazaran gideceğimiz yere çok daha hızlı gidiyor, dünyanın öbür ucu ile haberleşebiliyor, oturduğumuz yerden farklı kültürleri ve farklı coğrafyaları tanıyabiliyor, işlerimizi kurumlara gitmeden, saatlerce beklemeden birkaç tık ile çözebiliyor, çarşı pazar gezmeden alışveriş yapabiliyoruz. Bütün bu hızlı işlemlerin sonunda insanlara ciddi bir zaman kalması gerekiyorken, nasıl oluyorsa birçok insana yirmi dört saat bile yetmiyor. Bu garip çelişkinin cevabı sanırım “tabiat boşluk kabul etmez” ilkesinde saklı. İnsanlara kalan bu vakti dolduran genellikle sosyal medya ve malayani oluyor.
İnsan yaşantısında Hak’kı hakim kılmazsa, batıl boşlukları en güzel şekilde (!) doldurur, durumu var ortada.
Günümüz Müslümanlarının büyük bir çoğunluğunun şirk ve masiyet pisliğinde kirlenmiş olmasının, basiretlerinin körelmiş, ferâsetleri kararmış olmasının, dolayısıyla dosta düşman, düşmana dost, hakka ve hayra mâni, batıl ve şerre yardımcı ve daha acısı işledikleri bu masiyetlerinden habersiz bulunmasının yegane sebebi de batılla olan meşguliyetleridir.
Batıl olarak tanımlanan gümüzde Batılıların bütün dünya insanlarına dayattığı popüler ve seküler kültür. Reklamı fazlaca yapılan ve günümüzün geçer akçesi gibi gösterilen bu dayatmayı, Müslüman yaşamından uzaklaştırmalı, hakkı ve Müslümanca yaşam tarzını hayatının merkezine almalıdır. Bunun için de Kuran ve sünnet bilincine sahip olmayı sağlayacak okumalara ihtiyaç vardır, ayrıca okuduklarımız üzerine uzun ve ayrıntılı düşünmek de gerekmektedir.
Bakara suresinde “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler.” ayetinde geçen hakkını gözeterek okurlar ifadesine dikkatinizi çekmek isterim.
Hakkını gözeterek okumak, üzerine düşünmek, ayetin nazil olduğu tarihi gerçekliğin ötesine geçerek ayetin muhatabı olduğunun bilinci ile bu ayet bize ne diyor diyebilmektir . Benim yaşamımla bu ayet arasında nasıl bir ilgi var ve ben bu ayeti hayatıma nasıl uygularım sorularına cevap aramaktır.
Günümüz insanının Kur’an’la olan ilişkisinde dikkati çeken durum şu şekildedir: Kur’an’ın maddî varlığını yüceltmiş; diğer taraftan faiz, miras, namaz, zekat, ana baba hakkı gibi pek çok konuda, Kur’anın sınırlarını yok sayılmaktan geri durulmamıştır. Dolayısıyla o, anlaşılan, üzerinde akıl yürütülen bir kitap olmaktan gittikçe uzaklaşmıştır.
Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, sorularını defalarca soran ilahî kelamın, anlaşılmasına gereken önemin verilmemesi bugünün Müslümanlığının en önemli problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ashab için Kur’an’ın maddî varlığı ne araştırma objesi, ne sanat vesilesi ne de kutsama nesnesiydi. Onların bütün meselesi anlamak ve yaşamak; işitmek ve itaat etmekti.
Kur’an’a yabancılaşmamak için onu hayatımıza taşımamız gerekir. Bunun için de hayatın içinde ayetlerle ilişki kurabilecek bir vahiy kültürüne ihtiyacımız vardır.
Sıkıntılara maruz kaldığımız bir durumda, “Andolsun ki biz sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) ayetiyle sabretmek.
Hak ve adalet sorumluluğu gerektiren bir durumda “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun. Adaletle şahitlik eden kimseler olun.”(Maide, 5/8) ayeti gereğince şahitlik etmek.
Anne ve baba yaşlandığında kardeşlerden kim onlara sahip çıkacak sorusuyla karşılaşıldığında“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”(İsra, 23) ayetinin muhatabı olarak ben diyebilmek.
Kin ve husumet duygularının depreştiği durumlarda “Ey rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer verme.” (Haşr, 59/10) ayetlerini tekrar edebilmek.
Nefsimizin yılgınlığı yüzünden namazı kılmakta gevşeklik gösterdiğimizde, zekat vakti geldiğinde paraya kıyamadığımız zaman “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”(Bakara 43) ayetini hatırlayabilmek.
Bulunduğumuz ortamda gıybet edildiği vakit “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! (Hümeze :1) ayetlerini insanlara ve kendimize söylemek.
Kur’an’a gereken değeri vermek onun hükümlerini düşünüp yaşama uygulamaktır vesselam.
İslamı yeni kabul eden hemen hemen her insanın sorduğu bir soru vardır:
Şimdine yapmam lazım?
Evet, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Resûlullah’ın onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum, şimdi ne yapmam lazım?
Sadece şehadet getirmek yeterli mi?
İslamı yeni kabul edenler “iman ettim” demenin yeterli olmadığını düşünüyor da biz Müslümanlar niye düşünmüyoruz?
Elhamdülillah Müslümanım demek bize neden kâfi geliyor ?
Sadece söylemekle yetinmek, hayata yansıtmamak, garip değil mi?
İslamı yeni kabul eden her insan, dinin gereklerini merak eder de o dinin içine doğan biz Müslüman evlatları niye merak etmeyiz ?
Derenin yanında yaşayan insanın suya verdiği değerle çölde yaşayan insanın suya verdiği değer bir olmuyor, belki de ondan. Bizim için din anlayışı ihtiyarlık döneminde yapılacak ibadetlerden ibaret mi?
İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece İman ettik demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”(1) ayetinin biz dere kenarında suyun içine doğmuş Müslümanlar için olduğunu biliyor muyuz ?
İmtihan edilmekten kasıt günlük yaşamda karşımıza çıkan olaylar ya da durumlar karşısındaki tavrımız ya da tercihlerimiz olabilir diye düşünüyorum. Yani imtihan deyince illaki büyük belalar olmak zorunda değil.
Tercihlerimizde Allah’ın sınırlarına uygunluk mu yoksa anlık menfaatler mi daha önemli oluyor, sınanmak bununla başlıyor. Basit bir durumda bile yalan söyleyip bundan da hiç pişmanlık duymayanlardan mıyız? Yanımızda olmayan tanıdığımızın kötü yönlerini laf açılmışken sayıp dökenlerden miyiz?
Din bir yaşam biçimidir, durumlar ve olaylar karşısında ortaya koyulan tercih, tavır ya da tutumdur.
Allah’a ve ahiret gününe inanmayan insanların yaşam tarzları ile iman ettiğini söyleyen insanların yaşam tarzının aynı olması çelişki değil midir? Hesap vermeyecek gibi yaşayıp hesap gününe iman etmek, garip değil mi?
Sözünde durmamak, emaneti korumamak, yalan söylemek, adam kayırmak, sahtecilik, gıybet, kibir, içki, faiz, rüşvet, dolandırıcılık, hile, cinayet, kapkaç, kumar, fuhuş vs Allah’ın yasakladığı davranışlarla iç içe bir yaşam sürmek, az ya da çok bu fiillere bulaşmak… Müslüman toplumların sorunları değil midir?
Unutmayın ki din sadece vicdan işi değildir. Yaşam biçimidir, tercihtir, seçimdir.
İslam’ı , yaşamın merkezine koyup her türlü fiilimizde Allah’ın sınırlarına uyduğumuzda: kimsenin hakkına el uzatamaz, kimsenin gıybetini edemez, yalan söyleyemez, zayıf kişilerle alay edemez, iftira edemez, faiz, içki, kumar, zina gibi ahlâksızlıklara bulaşamayız.
İşte o zaman elhamdülillah Müslümanım demeyi daha çok hak etmiş oluruz.Şimdi iyi düşünüp doğru bir karar verme zamanıdır: Müslümanca yaşamak mı yoksa sözü başka işi başka olmak mı?
Geçen gün arabayla yolda gidiyorum, bagajda üç damacana su var. Sular bagajda herhangi bir bağlantı olmadan yolculuk yapıyor ve devrilmeleri halinde bagaj su içinde kalabilecek bir durum söz konusu. Yolda bir gidişim, bir dönüşüm var ki sanki kocaman yüke sahip tonajlı bir kamyon. Benim o dönüşümü dışardan gören birinin yerine kendimi koydum. Yoldayım biraz da acelem var ve öndeki araba öyle yavaş bir dönüş yapıyor, sinirden çatlarım. Yürü be adam! Tır mı, kamyon mu bu; küçücük araba dön artık! Dışardan bakıldığında anlamanın pek mümkün olmadığı bu durum, iç yüzünü bilen biri için mantıklı gelebilecekken, bilmeyenlere göre çok saçma ya da acemice gelecektir.
Şimdi bunları niye anlattım?
Birçok olayda aslında çoğu zaman bunu yapıyoruz. Yani sadece görünenle hüküm vermeye kalkıyor, iç yüzü hakkında hiç düşünmeden bilgiçlik taslıyoruz. Biz aciz kullar, sadece Allah’ın bilgisi dahilinde olan hakkında hüküm vermeye kalkıyoruz. Hem de meselelerin iç yüzünü, insanın niyetini, olayların sebebini ve sonucunu bilen sadece Allah’ ken. Gıybetin Müslüman’ ın yaşamında yasaklanmasının bir boyutu da belki de budur. Sosyal yaşamı bozması başka bir boyutu tabi ki! Gördüğümüz olayların bile içini bilemiyorken başkalarından duyduklarımıza ne diyelim. Anlatan adamın gördüklerini yorumlanmasına güvenmekten başka bir şey yapmıyoruz.
Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi. (Nahl 78)
İnsan acizliğini unutup hüküm vermeye kalkmış olmuyor mu sizce de? Niyetlerdekini sadece Allah (cc) bilirken, bir nevi ben de bilirim iddiasında bulunmuş olmuyor mu? Oysa insan aciz, oysa insan ne niyetleri ne de kalplerden geçenleri bilebilir. Ancak Allah o bilgiye sahiptir.
İyi bilin ki, onlar elbiselerine büründükleri zaman dahi, Allah onların gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da bilir. Çünkü O, kalplerin özünü bilendir. (Hud 5)
Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. (İsra 25)
Rabbin elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. (Nelm74)
Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’ deki birçok ayette niyetleri ancak ben bilirim derken , insanın dünyada sadece aciz olduğunu bilmesi yetmez mi? Bence yeter.
Düşünün….. İlköğretim çağlarından başlayarak öğretilenleri “ne kadar çalışkan çocuk desinler diye değil, sadece yazılı geçmek için de değil,” kendisine fayda sağlayacağını düşündüğü için öğrenmiş, her zaman belirli bir disiplinle az ama devamlı çalışmış, çevresindeki kötü örneklerin peşine düşmemiş, başka çocuklarda gördüğü ve denemek istediği birçok şey olduğu halde sabretmiş, zararlı işlerden uzak durmuş bir öğrenci sınava girecekmiş.
Yine düşünün….
Hayatını akışa bırakmış, mecbur kalmadığı sürece eline kitap defter almamış, yeri geldikçe hobileri ve kişisel zevklerine göre zaman öldürmüş, arkadaşları ve çevresini kendi geleceğinin önüne koymuş, büyüklerin sözlerine eski kafalı bunlar diyerek, kulak asmamış bir öğrenci sınava girecekmiş.
Biri sabretmiş, isteklerine sınırlar koymuş, öteki haz peşinde koşmuş.
Biri çalışmış, çabalamış, öteki gününü gün etmiş.
Biri büyüklerin sözlerini tecrübe bilmiş, öteki masal .
Biri kötü işleri teşvik edenleri kendisi için tehdit görmüş, öteki arkadaş.
Biri sınav gününü ve sınanma halini aklından hiç çıkarmamış, öteki aklına hiç getirmemiş.
Biri bulduğu her fırsattı değerlendirmiş, öteki başka zamana ertelemiş.
Şimdi de iki Müslüman düşünün.
Düşünün, düşünün…!
Bunlardan biri sizsiniz, ona göre düşünün!
Sınav gününü yani kıyameti düşünün!
Yaptıklarınızı ve de yapmadıklarınızı düşünün!
Sonra da şu hadisi şerifi düşünün!
Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören)dir.” (Tirmizî, Kıyâmet 25. Ayrıca bk. İbni Mace, Zühd 31)
En son olarak da bu ayeti düşünün!
Ey iman edenler! Allah´tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah´tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Haşr /18)
İnsanların son dönemlerde en fazla üzerinde durduğu, en fazla şikayetçi olduğu mesele tüketim mallarındaki fiyat artışlarıdır. Toplumun değişik kesimlerinden farklı yorumlar, farklı siyasi sebepler ortaya atsalar da soruna bakış açısı her zamanki gibi materyalist çerçevededir. Vesilelere takılıp hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, her şeyin ona ihtiyaç duyduğu Allah’ı unutturma çabasıdır.
Oysa yaşananların temel sebebini bize bakara suresi 155. ayette Allah (cc) şöyle açıklamaktadır:
Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!
Farklı doğal afetler arasında en kritik afet olarak tanımlanan kuraklık 2021 yılında dünya için önemli bir tehdit haline geldi. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı kuraklık haritası,Türkiye için de sarsıcı bir hâl aldığını gösteriyor. Rapora göre Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu Bölgesi başta olmak üzere birçok bölge yılı kuraklıkla geçirdi. Bu kuraklık tarımdan hayvancılığa birçok sektörü olumsuz etkiledi.
Bu olumsuz etkilere insanların aç gözlülüğü, fırsatı ganimete dönüştürme anlayışı da eklenince fiyat artışları kaçınılmaz bir durum haline geldi.
Yaşananlar karşısında Müslümanların tavrı nasıl olmalıdır, sorusuna verilecek cevap bunun bir imtihan olduğunu bilmek ve ona göre hareket etmektir. İsyan etmek yerine sabretmek doğru olandır. Çünkü ayetin sonunda sabredenleri müjdele buyurulmaktadır. Tevbe suresi 126.ayette Allah (cc h) insanları şöyle uyarıyor:
Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belâlarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar.
İbret almak maddi anlamda tedbir almaktan geçerken, tevbe etmek yaşantımıza çekidüzen vermek, Allah’ın sınırlarına uygun yaşamak, sadece söz ile değil eylemle bunu göstermektir.
Her canlının ölümü tadacağını, bir deneme olarak insanların hayırla da, şerle de imtihan edileceğini, insanların ancak Allah’a döndürüleceği gerçeğini Enbiya suresi otuz beşinci ayetinde Allah bize bildirmektedir. Umulur ki sınandığımızı unutmadan yaşamayı başarabilelim.
Hepimizin ortak umudu mahşerde Allah’ın bizi affedip, temize çıkarması, cennete girmemize izin vermesi… İnşallah böyle de olur, diye dua etmekten de kendimi alamıyorum!
Al-i İmran suresi 129. ayette Allah (cc) bu umudumuz hakkında şöyle buyuruyor:
Göklerde ve yerde ne varsa Allah´ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
Peki; bizim hakkımıza giren, bize hakaret eden, bizimle alay eden, bizim koyduğumuz sınırları aşan, arkamızdan hoşumuza gitmeyecek laflar etmiş birilerini, biz affedebiliyor muyuz? Bunun üzerine uzun bir muhasebe yapmak gerekiyor. İyice bir düşünmek gerekiyor.
Biz affedebiliyor muyuz?
Biz affedemiyorsak sıkıntı büyük demektir. Sen affetmezsen, sen hakkından vazgeçmezsen başkası vazgeçer mi ?
Bize yapıldığı zaman kızdığımız davranış ve yanlışları acaba biz kimseye yapmıyor muyuz? Tâbi ki de yapıyoruz. Hepimizin farkında olduğu ya da olmadığı hataları, günahları, yanlışları var. Yaşadığımız sürece de olacaktır. Önemli olan bunların yanlış olduğunu bilip tevbe etmek, helallik istemek ya da kötülüğü örtecek iyilikler yapmaktır.
Bize yapılanı da affedebilmektir
Çünkü insan affede affede affa layık hale gelir.Peygamber efendimiz Hz Muhammed sav “Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz” buyurmuşlardır.(Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 145;Tirmizî, Birr 12)
Peygamber Efendimiz, merhamet etmeyene merhamet edilmeyeceğini söyleyerek, dünyada başkalarına karşı sevgi, şefkat ve acıma hissi taşımayanlara, âhirette de Allah’ın acımayacağını bildirmiştir. Bu gerçek Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle ifade edilir: “İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?” [Rahmân sûresi (55), 60]. Demek ki önce biz affedelim sonra Allah’ın bizi affetmesini, bizi temize çıkarmasını temenni edelim ki beklentimizin gerçekleşme ihtimali olsun. Allah hepimizi affetsin.(Amin)
Zilzâl suresi, insanın yaşamını değiştirebilecek yaşamına çok önemli bir ölçü getirebilecek harika bir sure. Kelime anlamı sarsıntı ya da depremdir.İçimizden biri, başka hiçbir bilgiye sahip olmasa sadece Zilzâl suresini bilse ve surenin hükmüne uygun davransa o kişinin tertemiz bir yaşam sürmesi için yeter sanki. Surenin tamamının meali şöyle: Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı ve insan «Ne oluyor buna!» dediği vakit, işte o gün (yer) Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır.O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler.Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. Kıyamet gününde yaşanacakları anlatan sureden bizim asıl aklımızda kalacak olan da son iki ayettir: Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.Zerre 0,00156 gram olan bir ölçü birimidir. Bakın 1 gram değil, 0,00156 gram bile olsa ne yaptığımız iyilik ne de kötülük karşılıksız kalmayacak. Bundan ne olur, bu kadar da mı yapmayalım, ne var canım herkes neler yapıyor, diyenlerdensek 0,00156 gramın hesabı sorulacak diyor ayet . Sadece bu ayeti kafaya kazıyan biri nasıl yalan söyleyip insanları aldatır; başkasının malına, canına, namusuna el ya da dil uzatır; kibirlenebilir, insana ya da diğer canlılara zulmedebilir, Allah’ın kendisine verdiği imkanları israf edebilir ki? Bu sure bizi sadece korkutmak için nazil olmamıştır, aynı zamanda ferahlatmak için de nazil olmuştur. Yerde gördüğümüz bir çöpü almak, insanlara selam vermek, tebessüm etmek, teşekkür etmek, insanlara yol vermek, nazik davranmak gibi küçük görünen pek çok şey iyilik olarak hanemize yazılmaktadır.Burada hemen aklımıza müjde gibi bir ayet geliyor:Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam 160) Demek ki günlük yaşamda tereddütte kaldığımız her türlü konuda ölçü gayet net: Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.Bu iki ayet, tercihlerimizi belirlemekteki ölçümüz olsun ki iyiliği de kötülüğü de küçümsemeyelim. Ahirette bizi neyin kurtaracağını ya da neyin felakete sürükleyeceğini bilemeyiz değil mi ?
İnsanın dünyadaki yaşamı, güzel bir yemeği yemek gibidir. Yemeği yerken ağızda bıraktığı lezzetin verdiği hazla yemek, miktarına dikkat etmeden yemek, başkasının hakkı olup olmadığını düşünmeden yemek, doymak bilmeden yemek, yemek … Peki ya sonra?
Yemek bitince başlıyor asıl mesele, karında ağrı, midede sancı, ağırlık …vs
Oysa yerken ne de lezzetliydi, ne de keyifliydi.
Yaşarken; daha fazla başarı, daha fazla mal, daha fazla övgü, daha fazla haz, daha fazla lüks, daha fazla eğlence, daha fazla, daha fazla…
Ya ölünce?…
Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir. (Al-i İmran 185)
İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir. (Bakara 86)
Hesap günü, karınların ağrıdığı gündür.
Yapılanların, konuşulanların, girilen hakların, kibrin, vefasızlığın, cimriliğin, gösterişin, Allah’a ve ahiret gününe inanmamanın ya da inanıyor gibi yapmanın hesabının sorulacağı gün.
Allah´ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara Kıyamet vakti ansızın gelip çatınca, onlar, günahlarını sırtlarına yüklenerek diyecekler ki: «Dünyada iyi amelleri terketmemizden dolayı vah bize!» Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (Enam 31)
İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O´na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız. (Kehf 105)
İnsan unutkan bir varlık. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için var edildiğini unutan, kendini sorgulamayı unutan, iyiliği unutan, sabretmeyi unutan, şükretmeyi unutan, şeytanın kendine düşman olduğunu unutan, ölümü unutan, ahireti ve hesabı unutan…
Bunun içindir ki namaz günde beş defa tekrarlanan bir ibadet ya da hatırlatma.
Allah’ı hatırlamak, Allah’ın koyduğu sınırları hatırlamak için her rekâtte (Rahmân ve rahîm olan Allah´ın adıyla.) *Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah´a mahsustur. *O, rahmândır ve rahîmdir. *Ceza gününün mâlikidir. *(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. *Bize doğru yolu göster. *Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil! (Fatiha1/7) okumamız, okumakla kalmayıp üzerine düşünmemiz ve hatırlamamız isteniyor.
Beş vakitte toplam kırk defa ceza günü hatırlatılıyor, kime ibadet edildiği, kimden istendiği hatırlatılıyor, kime benzenilir, kimden uzak durulur… Bazılarımız namazda bu hatırlatmaları hiç düşünmeden sadece okuyup geçiyor olabilir. Bazılarımız bazen bu hatırlatmalar üzerine düşünüyor bazen de düşünmüyoruz.
Peki ya hiç namaz kılmayanlar…
Allah Resulü (sav)” Namaz dinin direğidir.” derken acaba bu hatırlatmaları mı kastetmiştir?
İnsan; kavram olarak, emir ve yasaklara muhatap olan, sonsuzluk âlemine hazırlanma noktasında “beşer”den ayrılan bir varlıktır.
“Beşeriyet, insanın yaratılış yönündeki durumlarını – daha çok nefsani durumları- ifade eder. İnsaniyet ise fazilet ve ruhsal durumlara ait bir kelimedir. Unutmak, korkmak, sevmek, iştah vb. haller beşeriyete ait niteliklerdir. Kerem, cömertlik, iyilik, sözünde durma, kanaatkârlık gibi haller ise insaniyet ile ilgilidir. Dolayısıyla insaniyet ahlâk ile ilgili bir durumdur.”
İnsan olmayı başardığında şereflilerin en şereflisi olan birey, başaramadığında aşağılıkların en aşağılığı da olmaktadır. Kur’an-ı Kerimde Tin suresinde :
İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır. (Tin 1-6)
Peygamber (sas)’in davetini kabul etmeyenler, iman ve sâlih amellerden mahrum olanlar, kendilerini yaratılmışların en mükemmeli kılabilecek imkânları, yaratılış gayesine aykırı bir istikâmette kötüye kullanırlar. Böyle olunca da, hayatın başlangıç noktasından devamlı güzele ve ileriye doğru ilerlemek, kesintisiz gelişme ve ecir alma imkânından yararlanmak yerine geriye, insandan geri canlılar âlemine doğru gitmiş, alçalmış olurlar. Aşağıların en aşağısı bir dereceye yuvarlanırlar.
İnsanların birçoğu Allah’ın koyduğu sınırları yok saymakta bir kısmı Allah’a ve ahiret gününe iman etmemektedir.Araf suresi 179.Ayette
Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.
Asr suresinde
Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. Asr (1-3)
İfadeleriyle insanları uyarmaktadır.
Beşer olmak insan olmak için yeterli gelmemektedir. Beşeri insan yapan Allah’a olan imanı ve imanın hayata yansımasıdır. Alemlerin Rabbi ,bizi ve neslimizi kendine kul kabul etsin ve ahiret gününe iman eden müstesna insanlardan eylesin. Amin.
Başlangıçta Avrupa’da kabul gören, “bilim adamları güvenilir, din adamları güvenilmez” imajı, materyalizmi ( maddeciliği) insanlığın “yeni dini” olarak tüm dünyaya dayatmış, maddeyi ve parayı yaşamın tek gayesi haline getirmiştir.
Günümüzde insanların büyük bir çoğunluğu maddeye ulaşmayı yaratılış gayesi gibi görmekte, maddi refaha ulaşmak için her türlü yola “haram helal ayrımı olmadan” sapmaktadır.
Ekonomik güce sahip olanların her istediğine ulaşabildiği imajı; medya, sosyal medya, film ve dizilerle topluma kabul ettirilmiş, maddeye olan ihtiyaç manevi değerlerin önüne geçirilmiştir.
Dünyada yaşanan adaletsizliklerin, cinayetlerin, yolsuzlukların, haksızlıkların, sömürme zihniyetinin temelinde de bu anlayış yatmaktadır. Bu problemlerin tamamında hesap vermeme anlayışı ,ahiret inancının olmaması vardır. “Herkesin yaptığının yanına kârkalacak anlayışı (!)” İnsanın yaptığı , konuştuğu hatta düşündüğü her şeyin hesab gününde “ahirette” karşısına çıkacağını bilmesi ve ona göre davranması yaşanan tüm sıkıntıların evrensel şifasıdır.
Kur’an Kerimde Kehf suresinin 49.ayetinde ahiret gününde yaşanılacak manzara şu şekilde tarif edilmiştir: Kitap ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. «Vay halimize! derler, bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!» Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
İnsanların günlük yaşamdaki hallerinden ahiret gününe iman edip, etmediklerini; hesap gününe ne kadar inandığını gözlemleyebiliyoruz. Hesap vermeyecek gibi bir tutum sergileyen bu insanlar “elhamdülillah Müslüman’ım” derken müslümanın hiçbir özelliğinden haberdar da değiller sanki. Unutmayalım ki güzel ahlakın kaynağı doğru ve sağlam bir Allah inancıdır.
Bakara suresi 8.ayette İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıklarıhalde «Allah´a ve ahiret gününe inandık» derler. ifadesi inandık dedikleri halde inanmayanlarla aynı yaşamı seçenleri kastediyor olmalı.
İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir. ( Bakara 86)
Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin’in şöyle buyurduğunu söyledi:
– Her duyduğunu söylemesi, kişiye günah olarak yeter.
Kişinin her duyduğunu, sosyal medyada okuduğunu, değişik kanallardan edindiği bilgileri hiç araştırmadan, tahlil etmeden, önünü ardını düşünmeden aktarması hadisi şerifte de ifade edildiği gibi günah olarak kişiye yeter.
Peki Neden?
İşittikleri arasında yalan veya iftira varsa, onları başkasına aktarmakla kendisi de yalan ve iftiraya ortak olmuş olur.
Bilmediğin şeyin ardına düşme, çünkü göz, kulak ve kalp hepsi sorumludur, mutlaka sorguya çekilecektir.”
(İsra, 17/36)
İşittiğini aynen muhafaza edebilen insan sayısı da azdır. Onun için pek çok insan, işittiklerini naklederken kendisinden de bir şeyler ilave eder. Ve bu ilâve ettikleri sözlerle de haberin aslını değiştirebilir, haber abartılabilir, haber iftiraya dönüşebilir, yalan haberlerin yayılmasına sebep olabilirler.
Diğer bir husus da şudur :
Günümüzde toplum mühendisliği denilen bir olgu var. Özellikle Batılı devletler, kendi menfaatlerine gelecek şekilde toplumları şekillendirmeye, kendi kültürlerini ve yaşam tarzlarını dünyaya kabul ettirmeye uğraşmakta, bunun için büyük bütçeler harcamaktadırlar. Birçok insan bilmeyerek ya da kasıtlı olarak yapılan toplum mühendisliğinin bir parçası olmaktadırlar.
Bu hususta Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
” Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”
( Hucurat 6)
Kişinin duyduğu veya okuduğu anlaşılması güç veya müteşâbih -Mâna yönünden birden fazla ihtimal taşıdığı için anlaşılmasında güçlük bulunan lafız veya ifade- olan sözleri nakletmesi de uygun değildir.
Çünkü bu gibi sözler de yanlış anlaşılmalara veya muhatabın o sözü yalanlamasına, dolayısıyla da fitne ve fesada düşmesine yol açılabilir. Söylenilen ya da paylaşılan bazı ifadeler insanların kafasında soru işaretleri bırakabilir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İnsanlara akıllarının kavrayacağı şekilde konuşun.” buyurmaktadır.
İnsanların faydasına olmayan bilgilerin gündeme getirilmesi, tartışılması vakit israfından başka bir şey değildir.
İnsanın, boş söz ve işlerden vazgeçerek dünyası ve ahiretti için faydalı işlere odaklanması en doğrusudur.
Allah Resulü (sav) şöyle dua etmiştir:
Allah’ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan ve kötü ahlaktan sana sığınırım.
Ebu Hureyre (r.a.) den nakledilen bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Allah sizin suretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve işlerinize bakar.” (Müslim, “Birr”, 34)
İmaj ve görüntünün en belirleyici etkenlerden biri olduğu ve bunun için büyük harcamaların yapıldığı günümüzde, Allah Rasulü’nün bize hatırlattığı bu ölçüyü tekrar tekrar okuyup hafızamıza yerleştirmeliyiz. Allah sizin suretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve işlerinize bakar. Görüldüğü üzere Yüce Allah bu ölçüyle, niceliği değil niteliği, kabuğu değil özü, maddeyi değil manayı, şekle indirgenmiş ameli değil samimi niyeti öncelemekte ve bunu önemsemektedir. “Gizli ve aşikar her şeyi bilen” (Nahl, 16/19), “kalblerin gizlediklerine vakıf olan” (Gâfir, 40/19) Cenabı Hak katında kalıcı olan, niyetlerimiz ve amellerimizdir. Ceza veya ödüle değer bulunacaklar da bunlardır. Ne izafi ve itibari olan dış güzelliğimiz, ne elimizde emanet olan mal ve servetimiz, ne de ancak faniler için bir değeri olan makam ve mevkimiz ilahi adalet terazisinde yer alacaktır.
Orada tartıya girecek şey, Allah’ın bize lutfettiği bu nimetleri olumlu ya da olumsuz yönde kullanmamız, başka bir ifadeyle bunları değerlendirirken, göstereceğimiz niyet, tutum ve davranışlarımızdır. Onun için Cenabı Hak, “mal ve çocukların fayda vermeyeceği hesap gününde ancak selîm bir kalbin işe yarayacağını” (Şuarâ, 26/89) bildirmiştir. Allah Rasulü de, “yapılan işlerin ancak niyetlere göre değer kazanacağını” (Buhari, “İman”, 41) ifade etmiştir. Onun için insanlar sadece “iman ettik” demekle kurtulamayacaklardır. (Ankebût, 29/2) Hatta namaz kıldık, oruç tuttuk, defalarca Hac ve Umre yaptık demek de yeterli olmayacaktır. Acaba bu ibadetlerle ulaşmamız arzu edilen ahlaki niteliklere sahip olabildik mi? Halkın ve Hakk’ın lehimize şahitlik yapabilecekleri bir düzeye ulaşabildik mi? Mahşer gününde, başta ailemiz olmak üzere kimsenin yakamıza yapışmayacağı bir hayat yaşayabildik mi? Arkamızda kalanlara, hiç tükenmeyen, harcandıkça çoğalan bir ahlak ve fazilet mirası bırakabildik mi? İşte bu sorulara vereceğimiz cevaplar Müslümanlığımızın kalitesini de belirlemiş olacaktır.
Maddi refahımız ve bedenî zevklerimiz için gösterdiğimiz gayretin küçük bir kısmını bu alana taşımamız bile, hesap gününde yüzümüzün ak olmasına yeterli olabilecektir. Cenabı Hakk’ın neye değer verdiğinin ve hesap gününde neyi ölçü alacağının açık beyanıdır. Üç günlük dünyada itibar vesilesi olduğu için bakımına azami gayret gösterdiğimiz bedenî varlığımızın, üzerine titrediğimiz servetimizin, ebedi alemde, hesabını vermek zorunda kalacağımız bir yük olduğunu unutmamalıyız.
Peygamberimizin şu sözüne kulak verelim:
“Kıyamet gününde bir kul şu sorulara muhatap olmadıkça yerinden ayrılamaz: *Ömrünü nerede ve nasıl geçirdi? *Öğrendiği bilgiyle ne yaptı? *Malını nereden kazandı ve nereye harcadı? *Vücudunu nerede yıprattı?”
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile. Gördün mü o, dîne (ceza gününe ve âhirete) inanmayanı? İşte hak dîne ve ceza gününe inanmayan, o kimsedir ki: Öksüzü itip kakar, çaresizin ve yoksulun yiyeceğine dair teşvikte bulunmaz; ne kendisi doyurur, ne de başkalarının doyurması için kayırır. Vay o namaz kılanların hâline ki, onlar namazlarını gereği gibi ciddi bir vazife olarak yapmazlar. Onlar ki gösteriş için yaparlar ve yardımlığı sakınırlar (kimseye bir damla şey vermek istemezler.)”
Bu sûre bize şunları bildirmektedir: İnsanlar, yaptıkları iyilik veya kötülüğün karşılığını mutlaka görecekler.”Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.”(Sure No:28 Ayet No :84)
Herkesin bir gün olup da ettiklerini bulmaları Allahü Teâlâ’nın inanılması gerekli kesin kanunu, hak dînidir.
Buna inanmayıp da “Dînin aslı yoktur; öldükten sonra ettiklerimizin mükâfatını veya cezasını göreceğimiz de yalandır” diyenler vardır.Âhirete, cezâ gününe inanmayanlar öyle kimselerdir ki:
Onlar öksüzü itip kakar; kendisinde Allah korkusu olmadığı için yüreği katıdır; zayıflara insaf ve merhamet etmeyerek onları kakıştırır; onlara hakaretle bakar; kovar ve azarlar.
Bu, onların âdetlerindendir. Demek ki bu huylar, âhirete îmansızlık alâmetlerindendir.Sonra böyleleri, çaresizlerin ve yoksulların hâline, yiyeceklerine dair başkalarına bir teşvikte de bulunmazlar. Bunları hiç düşünmezler. Ne kendileri doyurur, ne de vakti hâli yerinde olanların bakıp gözetmeleri için kayırır, tavsiye ve yardımlarda bulunur.
Hiçbir suretle fakir ve düşkünlerin hâlini düşünmez, böylelerine bakmaz ve bakılmasına taraftar olmaz. İşte bu gibi insafsızlıklar dîne ve âhirete inanmayan kimselerin huyudur. Bu kötü huylar onlar için tabiîdir.
Fakat asıl şaşılacak şey, dindar görünenlerin bu kötü huylarla huylanmalarıdır. Bu sûre bize şunu diyor :
Dînin rûhu, Allah’ın buyruklarına üstün bir saygı ile bağlanmaktır, sadece görüntü ile değil.
Namaz da dînin direğidir. Namaz kılmak, Allah’ın huzurunda durmaktır. Böyle yüksek bir huzurda olduğunu düşünmeyerek, namazın önemini takdir etmeyerek baştan savma yapmak, yahut Allah için ve temiz bir niyetle kılmayıp dünyevî bir fayda düşüncesiyle ve başkaları görsün diye kılmak; malının zekâtını vermemek ve hatta kimseye bir yardımda bulunmamak Allah yanında büyük bir cezaya sebeptir.
Bunların bu hâlleri, dinsiz ve îmansız olanların, yetimi itip kakıştırmasından, fakirlere, düşkünlere yardım etmemesinden daha ziyade kötüdür ve yazık bu gibilere.
“Kim bir Müslümanın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir.
Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah da dünya ve âhirette onun işlerini kolaylaştırır.
Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve âhirette onun ayıplarını örter.Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da onun yardımcısı olur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 60)
Hadis-i şerifte söz edilen insan olmak için çok büyük çabalara bile gerek olmayabilir. Trafikte, sokakta, iş yerinde, apartmanda karşılaştığımız insanlara biraz daha hoşgörülü olmak, ev halkıyla daha iyi geçinmek, karşılaştığımız insanlara tebessüm etmek gibi basit fiillerle başlayabiliriz. Sadece kendini daha esprili, daha zeki göstermek için başka insanların üzerine basmak, şaka yapıyormuş gibi görünüp onları aşalamak ya da daha komik olsun diye anlattıklarına yalan katmak gibi hatalara düşmemek de gerekir.Çünkü: “Kişinin, Müslüman kardeşini küçük görmesi kötülük olarak kendisine yeter.” (Müslim, Birr, 32) buyrulmuştur.
Bunların dışında başkalarına zararımızın dokunmamasını bile Allah Resulü (sav) iyilik olarak değerlendirmiştir:“Müslüman, dilinden ve elinden insanların selâmette olduğu kişidir. Mümin ise insanların canları ve malları konusunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kişidir.” (Nesai, İman, 8)
İnsanlardan istenen, eline ve dilini sahip çıkmak, üzerine lazım olmayan işlerle uğraşmak yerine Allah için yaşamayı öğrenmektir.
Nasıl bir arkadaş olmak ya da nasıl bir arkadaş bulmak gerektiğini Allah Resulü (sav) şu şekilde tarif etmiştir: “Allah katında arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına karşı hayırlı davranandır. Allah katında komşuların en hayırlısı ise komşusuna karşı hayırlı davranandır.”
(Tirmizî, Birr, 28; Dârimî, Siyer, 3)
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz insanları sürekli iyiliğe yönlendirmeye çabalamıştır.“Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete girmek isterse Allah’a ve âhirete inanırken ölüm kendisine erişsin. İnsanların kendisine nasıl davranmalarını istiyorsa, o da onlara öyle davransın.”
(Müslim, İmâre, 46) “Peygamber (s.a.s.) bize şu yedi şeyi emretti: *Hastayı ziyaret etmek. *Cenazeyi (kabre kadar) takip etmek. *Aksırana Allah’tan rahmet dilemek. *Zayıfa yardımcı olmak. *Mazluma yardım etmek.*Selâmı yaymak. *Yemin edenin yeminini tasdik etmek. (Buhârî, İsti’zân, 8) “Nerede olursan ol, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!”
(Tirmizî, Birr, 55)
“İnsanlarla bir arada yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden mümin, insanlarla bir arada yaşamayan ve onların eziyetlerine sabretmeyen müminden daha büyük ecre nail olur.”(İbn Mâce, Fiten 23; İbn Hanbel, II, 44)
Toplumu oluşturan insanlar Allah(cc.) ve Resulü Hz Muhammed (sas) istediği gibi yaşadıklarında yaşamın ne kadar kolaylaştığını görecekler.
Bakara suresi 200, 201. ayetlerde Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
(Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla)
İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, “Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” derler; böyle kimseler için ahirette bir nasip yoktur. Onlardan öyle kimseler de vardır ki, ‘Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, Ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından muhafaza eyle.’ derler.”
İnsan, neden sadece dünyadan nasip ister ki, hem dünyadan hem de ahiretten istemek dururken diye düşünsek de “Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.”diyen insanlar arasında acaba biz de var mıyız?
Dünyaya dair isteklerde acaba aşırıya kaçıyor muyuz ?
Bu ayetin yaşamımıza yansıması üzerine biraz düşünelim: Herkes yapılan haksızlıklardan, adam kayırmalardan şikayetçidir. Tabi ki de başkaları yaptığında şikayetçidir çünkü kendi yaptığında bunun adı haksızlık değil iş bilmek olur, nüfuzunu kullanmak olur, hatta herkes yapıyor olur vs…
Şimdi bir insanın geçimini kazanmak için bir işe giriştiğinde başkalarının hakkını gasbetmesi “Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” anlamına gelmez mi?
İşlerinin çok yoğun olduğunu bahane eden ve gün içinde namaza vakit ayırmayan, sosyal statüsünü Allah’ın rızasına tercih edenler, namazın ölmeye yakın yapılan bir ibadet olduğunu düşünenler Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” demiş olmaz mı?
Miras paylaşırken Allah’ın Kuran’ı Kerim’deki hükümlerini, eskilerin hikayeleri olarak değerlendiren ve üç kuruş fazla alabilmek için ayetleri yalanlayanlar Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” demiş olmaz mı?
Günlük yaşamında kendisinin arkasından konuşulmasından hoşlanmayan bizler, verilen sözlerin yerine getirilmemesinden şikayetçi olan bizler, çok küçük meseleler için bile yalan söylenilmesine kızan bizler, kişilik özelliklerimiz ya da yaptıklarımızla alay edilmesine sinir olan bizler, acaba kişisel menfaatlerimiz ya da zevklerimiz için yukarıda söz ettiğimiz hallerin kaçını başkalarına – hem de hiç düşünmeden – yapıyoruz? Ne yazık ki hepimiz biraz düşünüp içimize döndüğümüzde bunları yaptığımızı hem de hiç düşünmeden yaptığımızı fark ediyoruz.
İşte insan bunlar üzerinde düşünmediğinde ya da düzeltmek için çaba göstermediğinde “Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” demiş olur çünkü ahireti istemek sadece dua ile yapılan bir şey değildir.Bizim fiillerimize, yaşantımıza yansıması gereken hallerimizdir.
Dillerimiz; yalana, dedikoduya, suizanna, iftiraya, hakarete ve gıybete alet olmamalı, gönül kırmak için değil yapmak için açılmalıdır.
Peygamberimizin ifadesiyle ya hayır söylemeli ya da susmayı tercih etmelidir. (Müslim, İman, 74/173.)
Allah’ın emir ve yasakları ile kişisel menfaatlerimiz çatıştığında – nefse ağır da gelse – Allah’ı ve ahireti seçebilmeliyiz. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. ( Bakara 3)Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. (Bakara 4)Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. (Müminun 3)Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. (Müminun 8)
Şimdi namazda okuduğumuz bu duayı tekrar düşünelim ve duaya uygun yaşamak için tövbe edip yeni bir başlangıç yapalım. رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! (Amin.)
O’nun verdiğini kimse alamaz; O’nun aldığını kimse veremez. Veren de Allah; “VER” diyen de Allah; verdiren de Allah…
İnsanların tüm kazandıkları Allah’ın verdiğidir. Onun için insanlar infak ederken, yoktan var ettikleri servetlerinden değil; Allah’ın yarattığı ve herkesin ortak yararlanmasına sunduğu zenginliklerden harcadıklarını bilmeleri gerekir. Aksi halde “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sende ihsan et” emrine karşı, bu servet bana ancak benim bilgim sayesinde verildi diyen Karun gibi olurlar.
Âlimler, şu beş kişi aldanmıştır, der:
1.Yaratıcının Allah olduğunu bilip de kulluk etmeyen.
2.Rızkı verenin Allah olduğunu bilip de kendini huzur ve güven içinde hissetmeyen.
3.Dünyanın geçici olduğunu bilip de hala ona aldanan.
4.Varislerinin düşman olduğunu bildiği halde onlar için mal biriktiren.
5.Bir gün öleceğini bildiği halde ona hazırlık yapmayan.
Peygamber Efendimiz sallallahu ve sellem arkadaşlarına ölümü çokça hatırlamalarını söylerdi. Sahabeden birisi; “Ey Allah’ın Resulü benim kalbim ölümü hiç hatırlamıyor” deyince Peygamberimiz ona “Malın var mı diye” sormuştur “malım çoktur” demesi üzerine “işte sana ölümü unutturan odur; eğer onu hak yolunda harcamazsan ziyana uğrarsın” demiştir. Allahu Teâlâ’nın Esmaül Hüsna’sını zikretmenin en faydalı yolu fiili zikirdir. İşte infak etmek Allah’ın Er-Rezzak esmasını fiilen zikretmek demektir. İnfakın farz olanına zekât; nafile olanına sadaka, ramazan ayına has olanına ise fitre denir.
Zekâtın kelime anlamı artırmak, çoğaltmak ve temizlemektir. Demek ki zekâtı verilen mal; artmakta, çoğalmakta ve temizlenmektedir. Allahu Teâlâ faizi yasaklamış onun yerine zekâtı farz kılmıştır. Faizin kelime anlamı da artış demektir ama görünüşte malın miktarının artmasına rağmen gerçekte bereketini öldürmekte, eksiltmektedir. Zekât ise görünüşte malın miktarını azaltsa da gerçekte bereketini artırmaktadır. Allah rızası için verdiklerinin zayi olmayacağına tam inanan kişi infak etmekte zorlanmaz; eğer infakta zorlanıyorsak Allah inancımız tam ve doğru değildir; biraz münafıklık alametleri vardır. İnfak, bu açıdan tam inanan ile inanmayanı ayrıştıran turnusol kâğıdı gibidir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem,“İnsanoğlu; malım malım der durur ama onun malı ancak; giydiği ve önden gönderdiğidir.” buyurur. Yediğimiz ve giydiğimiz şeylerin hesabı sorulacak ama önden gönderdiklerimizin hesabı olmayacaktır. Yine Peygamberimiz; “Senin asıl malın önden gönderdiğindir; biriktirdiklerin senin değil mirasçılarınındır. Malını miras bırakan, ahirette sorgu suale tabii olacak ve pişmanlık çekecektir.”
Lâ ilâhe illallah ” ifadesinin anlamını biliyor musunuz? Müslüman bir toplumda dünyaya gelmiş, neredeyse her insanın “Allah’tan başka ilah yoktur.” olarak bilmesi gereken bu bu ifadenin (kelime-i tevhidin) yaşama yansıması nedir?
Ben Allah’tan başka bir yaratıcı ya da tanrı tanımıyorum, sadece Allah’ı yaratıcı olarak tanıyorum demek ile kelime- i tevhid anlamı tamam oluyor mu? Bu sözü söylemek tek başına yeter mi?
Şimdi bu ifade üzerine düşünelim: Ezan sesini duyuyorsun, aklının bir köşesinden gelen fısıltı namaz kılmak zorunda olduğunu söylüyor, Allah’a olan kulluğunu göstermek zamanı, diyor.
Düşünüyorsun, şimdi kalkacaksın, abdest alacaksın, üstüne başına çeki düzen vereceksin, camiye gitsem mi, evde mi kılsam ya da hiç kılmasam mı?
İnsanın kafasından geçen bu çelişkili haller için işte kelime-i tevhid ifadesi :”lâ (hayır) ilâhe (ilahlara) illallah ( Allah’tan başka). Allah’ın emri ile nefsi arasında tercih yapmak zorunda kalan insanoğlu nefsini tercih ettiğinde, daha çok vakit var, biraz daha yaşlanalım hele kılarız deyip namaz kılmamayı tercih ettiğinde nefsini ilahlaştırmış olmaz mı? Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların düşünemeyen bir toplum olmalarındandır. (Maide 58) Sabır ve namaz ile Allah´tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah´a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir. (Bakara 45)
Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Bakara 43) Kuran-ı Kerimde namazla ilgili örneklerini sıralayabileceğimiz onca ayete ya da Allah Resulünün buyurduğu:”Namaz dinin direğidir.” gibi sıralayabileceğimiz onca hadis-i şerifi bir yana bırakıp sadece canım istemiyor, yorgunum, sonra kılarım demekle Allah’ın emrini nefsine tercih etmekle ilahını da tercih etmiş olmaz mı? İnsan, tek başınayken işlediği bir günahı yakın çevresinin görmesinden korkar veya utanır da yaptığı her işin Allah tarafından görüldüğünü bildiği hâlde bu huyundan vazgeçmez. Şimdi bu kişi kimden daha fazla korkuyor Allah’tan mı insanlardan mı?
Başka bir duruma bakalım: Mal sahibi olmayı Allah rızasına tercih edenler, ev ya da araba sahibi olmak için bankadan kredi çekmeye yanaşmayan birine kızan hatta onu aşağılayan insanlar var ne yazık ki müslüman toplum içinde. Şimdi soralım bu insanlar kimi ilah olarak tanıyorlar acaba. Mal ve para sahibi olmayı mı Allah’ı mı ? İşte kelime-i tevhid : “Lâ (hayır) ilâhe (ilahlara) illallah (Allah’tan başka)
Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah´tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. (Al-i İmran 130) Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların «Alım-satım tıpkı faiz gibidir» demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah´a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar. (Bakara 275)
Sonuç olarak insanların ilahı Allah mı yoksa dünyalık nimetler mi, işte bunu tercihleri belirliyor. Tercihlerimizi yaparken bunları iyice düşünmeliyiz. Lâ ilâhe illallah…
Hepimizin yaşamında ya da çevresinde gördüğü bazı olumsuzluklar ya da yanlışlıklar var. Bunları birilerinin düzeltmesi gerektiğini düşünürüz, nedense.
Hep başkasından bekleyen bir yapımız vardır. Niye bu yanlışlıkları düzeltecek kişi biz değiliz de başkaları, acaba bunu hiç düşündük mü? Toplumdaki her türlü problemi tek başıma çözmem elbette mümkün değil ama hiçbir şey yapmadan sadece şikayet etmek de yeterli değil elbette. Hemen hemen her konuda hepimizin yapabileceği pek çok şey mutlaka var. Önemli olan bir şeyler yapma azmine sahip olmak.
İnsanlar çevrenin kirinden, çöpünde şikayet ediyor; toplumun ahlakının bozulduğundan şikayet ediyor; kimseye güvenin kalmadığından şikayet ediyor; ekonomik adaletsizlikten şikayet ediyor; ediyor da ediyor…
Ama aynı insan elindeki çöpü yere atarken, basit şeyler için yalan söylerken, yardım isteyen birine yardım etmezken; şikayet ettiği şeylerin kendi yaşamında olduğunun farkına bile varmıyor.
İnsan, önce kendinden başlamalı; daha sonra çevresine yani çocuklarına ve arkadaşlarına daha sonra da başkalarına ulaşmalı. Kimse yapmadığı şeyleri söyleyerek herhangi bir şey değiştiremez.
Özellikle çocuklarımıza vereceğimiz eğitim bu değişimin en önemli bölümünü oluşturuyor. Çünkü nesiller birbirinin devamıdır. Düşünün ki bir evde cemaat ile namaz kılınıyor, çocuklar küçük yaştan itibaren dinin sadece ibadet değil, bir yaşam biçimi olduğunu yaşayarak öğreniyor ve bu yaşam biçimini de kendi çocuklarına aktarıyorlar. Yapılan her ibadet ve iyilikten hisse, bu nesli yetiştiren kişinin ya da kişilerin kapanmayan hesap defterine sevap olarak yazılmaya devam edecektir.
Resûlullah Efendimiz (s.a.s.), “İnsan öldüğü zaman amelleri(nin sevabı) kesilir, üç amel hariç: Sadaka-i câriye, yararlanılan ilim ve ebeveynine dua eden sâlih evlât” buyurmuştur. (Müslim, Vasiyye, 14)
Rahmet Peygamberi (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Her kim güzel bir davranışa vesile olursa, hem kendisi sevap kazanır, hem de onu yapanların sevaplarından nasibini alır. Her kim de kötü bir davranışa çığır açarsa, hem kendi günahını hem de kendisinden sonra onu yapanların günahlarını yüklenmiş olur. (Müslim, Zekât, 69.)
Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir. (Nisa 85)
İnsanlar, yaşamlarının merkezine Allah’ı ve ahiret gününü almadıkları sürece yaşamdan ve yaşadıklardan şikayet etmeye devam edeceklerdir.
Ya şikayet eden olursun ya da değiştirmek için çabalayanlardan biri olursun, seçim senin.
Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla Doğrusu insanlar, çabuk elde edilen dünya nimetlerini severler de ağırlığı çekilmez günü arkalarında bırakırlar. ( İnsan 27) Allah; insanı böyle tarif ediyor, çabuk elde edileni , peşin olanı, yakında olanı sever. Ölümünden sonra tekrar diriltileceği gerçeğini önemsemeden, az bir menfaat karşılığında hesap gününü ve Allah’ın emirlerini unutarak anı kurtarma, hazırı elde edebilme telaşına düşer.
Oysa insan tek bir ayetle bile yaşamına yön verebilir: Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir. (Al-i İmran 185)
İmtihan vesilesi olan kısacık dünya hayatında Allah’a verdiği sözü unutarak faiz, içki, zina, gıybet, iftira, hırsızlık, kul hakkı yemek gibi günahları yaşamdaki fırsatları değerlendirmek gibi gören insanlar yaptıklarının hesabını mutlaka verecekler.
Allah´a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır. (Al-i İmran 77)
Allah insanlara asla zulmetmez, onların dünyada daha adil,daha huzurlu yaşamaları ve cennet nimetlerine ulaşması için uyarılarda bulunur, tövbelerini çokça kabul eder.
Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam 160)
İyiliklerin on katı ile karşılık göreceği bir hesaplama sisteminde cehenneme giden biri zoru başarmıştır.
Allah´ın, kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah´ın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâla bilmezler mi? (Tevbe 104)
Tevbe kapısı açıkken tövbe edip yaşama çeki düzen vermenin zamanıdır. Yaşamını öylece, içinden geldiği gibi yaşayan, her türlü günaha hiç düşünmeden dalıp gençliği tüketen ve öleceğine kanaat getiren birinin tövbesi için artık çok geç olabilir.
Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca «Ben şimdi tevbe ettim» diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa 18) Şimdi tövbe zamanı.Çok geç olmadan…
Bugünün çocuklarını kim eğitiyor ya da toplumu kim şekillendiriyor, diye sorduğumuzda söylenecek pek çok şey bulunabilir.
Peki ya sizin çocuğunuzu kim eğitiyor?
Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.” (Tahrim-6)
Ayet nazil olduğunda Ashab-ı Kiram: “Ya Rasulallah! Kendimizi koruyabiliriz. Peki ya ehlimizi (aile fertlerimizi) nasıl koruyacağız?” diye sordular.
Rasulullah (sav) şu cevabı verdi:
‘’Onlara Allah’a kul olmayı, taat ve ibadeti emredersiniz. Allah’a isyan etmekten ve günah işlemekten de nehyedersiniz. İşte bu onları korumak demektir.’’ diyerek ailenin bu mühim görevini hatırlatıyor.
Sizi bilmiyorum ama benim yaşadığım toplumda ailelerin çocuklarına en fazla söyledikleri söz:
Aman evladım oku da kendini kurtar!
Peki ya neyden kurtar? Maddi refaha ulaşmak bu kadar önemli mi? Nihai hedef olarak çocukların önüne koymak doğru mu?
Aman evladım kendini cehennem ateşinden kurtar, dünya malına sahip olsan da olur, olmasan da diyecek aile neredeyse kalmadı.
Başka bir hadiste Allah Resulü (sav) şöyle buyuruyor: “Yazıklar olsun ahir zaman babalarına!” Bunun üzerine ashap sordu: “Yoksa müşrik mi olacaklar?’’ Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: “Hayır Müslüman kalacaklar; ama çocuklarına dini öğretmeyecek ve hatta çocukları dini öğrenmek istediklerinde onlara engel olacak ve onları dünya malı kazanmaya sevk edeceklerdir. İşte ben böyle babalardan uzağım; onlar da benden uzaktır.”
Allah Resulü (sas) günümüz insanını ne güzel özetlemiş.
Bize düşen çocuklarımıza Allah’a isyanı değil, ibadeti öğretmektir, bunun için çabalamaktadır.
Allah Resulü (sas) Efendimiz:
Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha hayırlı bir miras bırakmamıştır’’ (Tirmizi, Birr, 33) buyurmuştur.
Çocuklarımız önce ahlâk sahibi, nitelikli insan olmalılar ki sonra meslek sahibi olurlar. Ahlâk sahibi olmayanlar, hangi konumda olursa olsun insan olmayı başaramamış beşerlerdir.
Allah (CC) bizim bu konuda şöyle dua etmemizi gerektiğini öğretiyor Kur’an Kerimde:“Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.” (Furkan,74)