Kategori: Yaşam tarzı

  • Şükrünü Kaybedenler

    A‘raf Suresi 17.ayet, şeytanın insanla olan mücadelesinin aslında nerede düğümlendiğini, asıl meselenin ne olduğunu çok çarpıcı ve çok net bir şekilde ortaya koyuyor . Bu ayet bir günah dökümü yapmaz, ahlaki suçlar saymaz; bunu yerine kalbin yönünü ifşa eder.

    Şeytan Allah’a şöyle der: “Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım; Sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”

    Dikkat çekici olan şudur: Şeytan “Onları zina ederken bulacaksın” demez, “İsyan ederken, inkâr ederken, yalan söylerken, gıybet ederken, günaha batmış hâlde bulacaksın” demez. Tek bir kavramı ve tek bir noktayı hedef alır: Şükür.

    Çünkü şeytan çok iyi bilir ki şükür varsa bağ kopmaz; şükür varsa kalp hâlâ Allah’la temas hâlindedir; şükür varsa insan hata yapsa bile bütünüyle ele geçirilemez. Bu yüzden şeytanın asıl savaşı kalp üzerindendir. Şükür, sadece “Elhamdülillah” demek değildir.

    Şükür; birinci olarak nimeti fark etmektir, dışarıda ayaz varken sıcak yatakta olmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu yer sallanmaya başladığında can havliyle üzerindeki gecelikle sokağa fırladığında anlarsın, sıcak yataktayken sıradan olduğunu düşündüğünüz o nimetin ne kadar büyük şükür gerektirdiğini, bir battaniyenin insan için ne kadar önemli olduğunu anlamaktır.

    İkincisi, nimeti sahiplenmemek, nimeti vereni unutmamak ve sahip olunanı hak değil emanet olarak bilmektir. Şeytan tam da bunu bozar. İnsana fısıldadığı cümleler çok tanıdıktır: “Zaten sen bunu hak ettin”, “Bu senin başarın”, “Daha iyisini hak ediyorsun”,”Başkalarının ne değişik yaşamları var? ” “Bunun neresi nimet?” İnsan fark etmeden şükürden düşer. Asıl düşüş de tam burada başlar. Günah genellikle bundan sonra gelir. Kur’an’da günahın kökü çoğu zaman nankörlükle anlatılır. Çünkü nankörlük, nimeti görmek ama bağ kurmamaktır.Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! (Bakara 152.Ayet) Şeytan insanı doğrudan cehenneme sürüklemez; önce nimeti sıradanlaştırır, sonra kalbi alıştırır, sonra her şeyi normalleştirir. En sonunda insan kendi kendine şunu söyler: “Zaten hayat böyle.” İşte bu cümle, şükrün öldüğü yerdir.

    Bugün modern hayatta şeytanın en büyük başarısı da buradadır. İnsanların çoğu sahip olduğu hâlde memnun değildir; güvendedir ama huzursuzdur, inançlıdır ama yorgundur, hayatı doludur ama içi tatminsizdir. Bunun nedeni çoğu zaman büyük günahlar değildir. Bunun nedeni, şükürsüzlüktür. Şükür olmayınca ibadet yük olur, nimet yetmez, kalp doymak bilmez ve hayat sürekli eksik hissedilir.

    Bu yüzden ayet “günahkâr” demez; özellikle “şükredici”der. Şükür bir zırhtır. Kalbi şeytana kapatır, nefsi susturur, kibri eritir ve insanın ayaklarını yere sağlam bastırır. Şeytan şunu çok iyi bilir: “Şükreden insan yönetilemez.” Çünkü şükreden insanın merkezi egosu değil, Allah’tır. Bu yüzden şeytanın hedefi günah değil, şükürdür; günah sadece bir araçtır. A‘raf Suresi 17. ayet bize şunu öğretir: İnsan en çok günahıyla değil, şükrünü kaybettiğinde kaybolur. Ve şeytan bunu çok iyi bildiği için “Onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın” der. Çünkü şükür varsa insan hâlâ Allah’a aittir. Şükür yoksa, insan zaten düşmüştür; farkında olsun ya da olmasın….

  • İyilerden Olabilmek

    Hz. Adem’in oğulları Habil ve Kabil ile başlayan ve kıyamete kadar da aralıksız devam edecek olan iyi ve kötü mücadelesi… Her insanın fıtratında var olan çıkarcılık kişinin tarafını belirlemekte önemli bir yere sahiptir. Seçimi peşin olana meyilden dolayı anlık hazlar ve kişisel çıkarlarına göre yapanlar, kötüler arasında yer alırken; seçimini hesap gününü düşünüp Allah’ın rızasına uygun yapanlar, iyiler arasındaki yerlerini alırlar. “Onlar, Allah´a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır. (Al-i İmran /114)

    İyi ve kötü insan arasındaki temel fark Allah’a ve hesap gününe olan ya da olmayan imanıdır. Dünyaya bir kere geldik anlayışı iki taraf için de geçerlidir. Kötüler dünya hayatının tüm hazlarını yaşamak için çabalarken; iyiler anı değerlendirmek, hesap günü için hayırlı kazanç elde etmek için uğraşırlar.
    Allah (cc) Şems suresinde “… nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” buyurmuştur. İyilerin, nefislerini kötülükten arındırma mücadelesini diri tutmak için de salih amellere ihtiyaçı vardır.
    “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin! O’nu sabah akşam aralıksız tesbih edin!” (Ahzâb, 41-42) ayeti, Rasûlullah (sav):
    “ Dilin dâimâ Allah’ın zikriyle ıslak olsun!” . (Ahmed, IV, 188; Tirmizî, Deavât, 4/3375) tavsiyesi mücadele ruhunu diri tutmak, günlük yaşamın karmaşası içinde Allah’ı ve ahiret gününü unutmamak için gereklidir.
    Allah’ı sabah akşam aralıksız tesbih etmesi için de kişinin yaratılış gayesini unutmaması ve manevi disipline sahip olabilmesi ancak namaz ile mümkündür. Günlük koşuşturmanın arasına beş defa girecek, ruhuna nefes arası verdirecek ve bize Allah’ı hatırlatacak tek şey “namaz”… Çünkü insan unutur. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için var edildiğini unutur, kendini sorgulamayı unutur, iyiliği unutur, sabretmeyi unutur, Allah’ın ona verdiği nimetlere şükretmeyi unutur, şeytanın kendine düşman olduğunu unutur, ölümü ve yeniden dirilişi unutur, temizliğin imanın yarısı olduğunu, emredildiği gibi dosdoğru olmayı unutur, ahireti ve hesap gününü unutur, unutur da unutur…

    Bunu için Allah (cc) beş vakitte toplam kırk defa ceza günü hatırlatır bizlere, kime ibadet edildiğini, kimden istendiğini hatırlatır, kime benzenilir, kimden uzak durulur onu hatırlatır ve müslümanı şu şekide tanıtır:
    Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah´ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. (Nur /37)
    Allah Resûlünün dini ayakta tutan direk olarak tanımlamasının nedeni de namaz unutmayı engelleyecek, manevi disiplini yaşama yerleşmesini sağlayacak tek ibadet olmasındandır. Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et, uyarısı hem Allah Resulü hem de tüm Müslümanlara yapılmıştır. Namazın insanların hayatlarından çıkmasıyla başlayan ve günümüzde neredeyse sıradanlaşan cinayetler, dolandırılma vakaları, içki, sanal kumar, zina ve aldatmalar toplumun huzursuz ve depresif hale gelmesine en temel sebebidir. İnsanlar namazı unuttu, namazla birlikte Allah’ı unuttu, hesap vereceğini unuttu, insanlığını unuttu. “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem /59) ayeti günümüz Müslüman toplumların geldiği son noktayı özetler niteliktedir. İyilerden olabilme çabasının en önemli kısmı namaza olan hassasiyettir ki o olmadan iyilerden olmak mümkün değildir.
    İyi bir insan olabilmek için iyi insanlarla birlikte olmak işin diğer önemli olan boyutudur.
    “Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.” (Tevbe, 119) ayetinde tavsiye edilen özü-sözü doğru olanlarla beraber olmak bizim de onlar gibi olmamız için kolaylaştırıcı bir zemin hazırlayacaktır.

    Bu konuda ehl-i hikmetten bir zat şöyle der:

    “Bayağı insanların mahallesinde oturma. Ayak takımı ile düşüp kalkma. Havaî kişiler arasında gezme. Edepsizlerle sohbet etme. Büyük insanların bulunduğu yere taşın. Onlarla sohbet et. Aklı başında irfan sahipleri ile konuş. Çünkü büyükler arasında olanlara düşman yaklaşamaz. İrfan sahipleri ile sohbette olana kötülük gelmez.”
    Bu hikmetli sözleri hem günlük yaşamda kimlerle beraber olduğumuzu göz önünde bulundurarak hem de sosyal medya platformunda kimlerle etkileşim halinde olduğumuza bakarak iyice bir düşünelim .

    Allah (cc) hepimize iyilerden olabilmeyi nasip etsin. (Amin)

  • Soyu Kesik

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile.  (Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser´i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.
    Kur’an’nın en kısa, mana bakımından da çok geniş sûresidir. Mekke’de nazil olmuştur. Müslümanlar ilk devirlerinde hem azınlıkta, hem de fakir idiler. Peygamber Efendimizin (sav) erkek çocukları da o sıralarda ölmüştü. Arap putperestleri bunları Müslümanlık için birer kusur sayarak onlarla alay ederlerdi. “Eğer Muhammed hak Peygamber ve getirdiği din de İlâhî bir din olsaydı herkes bu dîne giriverirdi. Ve Muhammed’in arkasına adını andıracak bir erkek evlâdı kalırdı. Adını sanını yaşatacak bir evlâdı bile yok!” diyerek halkı Müslümanlıktan soğutmaya çalışıyorlardı. (Arkasına erkek evlâdı kalmamış olanlara Araplar ebter derler ki, güdük kaldı, arkasından adını anacak kalmadı, demektir) İşte bütün bunların birer dedikodudan ibaret olduğunu bildirmek için Allahu Teâlâ bu sûreyi inzal buyurdu ve bununla Peygamber’e ve müslümanlara büyük bir müjde verdi.Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Yâ Muhammed! Muhakkak ki biz sana Kevser verdik. Sen bundan dolayı Allah’a şükret, ibadet et…” 

    “Habîbim! Ben sana öyle bir rütbe, öyle bir din verdim ki: O, çölün ortasından fışkıran ve rastgeldiği her şeye yeni, taze, ebedî bir hayat veren suyu bol bir ırmak gibidir. Bu manevî ve İlâhî kaynaktan fışkıran feyiz ve bereket, hayır ve fazilet hiç kesilmeden akacak ve sınırlarını genişleterek beşeriyetin vicdanını çöl kısırlığından kurtaracak, onu yepyeni bir hayata kavuşturacak ve kıyamete kadar hiçbir engel onun akışını durduramayacaktır. Böylece senin adın sanın da her zaman ve her yerde söylenecek, kalplerde yaşayacak, dînin dünyaya yayılacaktır. Dünyada olduğu gibi âhirette de Kevser nîmeti, Kevser ırmağı sana verilecektir. O’nun sahibi sen olacaksın ve ondan kana kana içenler mes’ut ve bahtiyar olacaklardır.Şunu kesin olarak bil ki: Güdük kalacak, sonu gelmeyecek, adı sanı unutulacak olan sen ve senin dînin değil, asıl sana ve senin dînine düşman olanların kendileridir. Onların soyu sopu kalmayacaktır. Öyle ise bu büyük nîmeti sana veren Rabb’in için, evet yalnız O’nun için namaz kıl, ihlâs ve tam bir bağlılık ile ibadet et, kurban da kes; kulluğunu göster.”

    İşte bu İlâhî hitap, daha ortada bir şey yok iken Müslümanlığın dünyaya nasıl yayılacağını, onun nasıl bir saadet ve fazilet kaynağı olduğunu, bu dîne düşman olanların her zaman ve her yerde ebter ve güdük kalacaklarını, dünyada nam ve nişanları kalmayacağını haber veriyor ve Peygamber’in de kıyâmete kadar adının anılacağını, dünyada olduğu gibi âhirette de Kevser nîmetinin kendisine verildiğini müjdeliyordu. Nasıl ki öyle olmuştur ve öyle olacaktır.Bu tükenmek bilmeyen nîmete karşı Cenâb-ı Hakk’ın namaz ve kurban ibadetleri ile emir buyurması, bu ibadetlerin Allah yanındaki yüksek mevkilerini ve önemini gösterir.

  • Her Şey Uçuyor

    Mahallede, terk edilmiş deponun duvarına çok acayip resimler yapan; uzun boylu, siyah giyinmiş, seyrek sakallı genç, Âlim’in daha önce defalarca karşılaştığı fakat adını bilmediği biriydi. Resimlere, çizgilere, çizgilerdeki garip uyuma, renklere ve resmi yapan hem tanıdığı hem tanımadığı gence bakakaldı.

    – Bunlar ne acayip resimler böyle?

    – Resim değil, grafiti.

    -Grafiti ne ki ve benim içimden geçirdiklerimi sen nasıl duyabildin ?

    – İçinden geçenleri dışından söylersen herkes duyar ve cevap verebilir, dedi siyah giyimli, seyrek sakallı genç.

     Âlim içinden geçirdiklerinin başkası tarafından duyulmasından çok utandı ve hiçbir şey söylemeden hemen oradan uzaklaştı.Eve ulaştığında, utancından ve telaşından terlediğini fark etti. Zihninden grafiti kelimesini birkaç kez daha tekrar etti.

    -Grafiti, grafiti nedir, bunun ne olduğunu araştırmam lazım deyip bilgisayarının başına geçti. Aklına takılanlara cevap bulmak için internete bakıyordu, herkes gibi Âlim de.

    Grafiti, çoğunlukla kamusal bir alanda duvar ya da yüzeye çizilmiş, kazınmış veya püskürtülmüş yazı ve çizimler. Modern şehirlerde sokak duvarlarına sprey boyayla çizilen resimler grafitinin kapsamına girmektedir. Kimi çevrelerce bir sanat dalı olarak kabul edilirken, kimileri için grafiti başkalarının malına zarar vermek olarak görülmektedir.

    Grafiti için bu bilgiler yazıyordu açtığı ilk sitede ve o zaman anladı resim değil grafiti sözlerini,seyrek sakallı genç adamın.Merakı biraz daha arttı. Görsellerden, çok değişik grafitilere bakıp şaşırdı, ne acayip şekiller, ne acayip hayaller acaba ben de yapabilir miyim diye düşündü. Daha fazla görsel ve video derken zamanın nasıl geçtiğini anlayamadı yine. Böyle zamanlarda aklına gelen babasının o değerli öğüdünü hatırladı ve tekrar etti:

           Her şeyin fazlası zarar. 

    Ertesi gün okula giderken terk edilmiş deponun duvarına çizilen grafitiyi görmek için yolunu biraz uzattı. Deponun duvarındaki grafiti tamamlanmıştı. Dünküne göre bayağı değişmiş, renklenmiş biraz da karmaşık hale gelmişti. Âlim grafitiyi ayrıntılı incelemek için biraz daha yaklaştı. Grafitinin içine gizlenmiş birkaç kelime dikkatini çekti. Kelimeleri birleştirerek tekrar etti.

    Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.

                                                     (Kamer 49)

    Ne demekti, ölçü?  Neden  ölçü? 

    Grafitinin çizgilerine tekrar baktı, uyum ve eşitlik hissi veriyordu. Okul, okul vakti geçmek üzereydi. Hemen yola düşerse öğretmen zili çalmadan yetişebilirim diye düşünüp yürümeye başladı. Aklına takılmıştı yazı, zihninden birkaç kez tekrar etti: Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık. Neden ölçü, niye ölçü?

    Okul dönüşünde yine deponun önünden geçip yeni bir şeyler olup olmadığına baktı. Herhangi bir değişiklik yoktu; seyrek sakallı, siyah giyimli genç yeni bir grafiti yapmamıştı.Dünkü grafitiye tekrar göz gezdirdi.  “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” cümleyi tekrar etti.  Eve geldiğinde aklında aynı cümle vardı. Ölçülü olmak, ölçüyle yaratmak gibi ifadelerin ne anlama geldiğini bulmak için bilgisayarının başına geçti. 

    Her şeyin Allah Teâlâ tarafından bir ölçüye veya takdire göre yaratılmış olması, “her şeyin hikmetin gereklerine uygun biçimde, sağlam, belli bir düzen ve denge içinde yaratmasıdır, ifadelerini buldu. Birkaç defa okudu ama yine de tam anlayamadı.

    Kafasında net bilgiler oluşmadı. Belirlenmiş ölçüler olmasa ne olur ki, diye içinden geçirdi. 

    Uykuya dalmadan önce kendini deponun boş kalan duvarının önünde, elinde boyalarla hayal etti ve mutlu oldu.

                    * * *      * * *       * * *

    Yere düşmenin verdiği şok edici korkuyla uyandı.Yüzündeki ve vücudundaki ağrıyla gözlerini açtığında suratı halıya yapışmıştı. Kafası zonkluyordu, kulağında garip bir uğultu vardı ve bu ilk değildi. Daha önce de yataktan düşmüştü. Ne olduğunu anlaması çok uzun sürmedi. 

    -Yatak mı küçük, ben mi yatmayı beceremiyorum, diye mırıldandı. Ne vardı sanki yerçekimi olmasaydı? Fena mı olurdu yataktan yan döndüğünde yere düşmese de boşlukta öylece havada asılı kalsaydı. Güzel olmaz mıydı? Her yere zıplaya hoplaya gitsek kötü mü olur, diye düşündü. 

    Garip hayaller kurarken tekrardan uykuya daldı.

    Uyandığında sabah olmuş, güneş çoktan doğmuş, yeryüzünü hem aydınlatmış hem de ısıtmıştı. İçinde garip bir his vardı, uykusu henüz açılmamış olmalıydı çünkü yorganı havada adeta yüzüyordu, kendi de yatakta yatıyor olmasına rağmen yatakla herhangi bir teması yoktu. Gözlerini kapattı, açtı ; tekrar kapatıp tekrar açtı fakat değişen bir şey yoktu.Kendi de dahil olmak üzere gördüğü her şey havada uçuşuyordu. 

    Odanın içinde koltuklar, kitaplar, çoraplar, akşam bitirip çantasına koymadığı ödevleri, bilgisayarı, dedesinin bu yaz hediye ettiği küçük maketin parçaları, her şey ama her şey yerçekimsiz ortamda süzülüyordu.

    Gözlerine inanamıyor, olanları anlamaya çalışıyor fakat anlamlandıramıyordu. Çok sevinmişti, kahkahalar atarak odanın içinde süzülmeye başladı. Çok nadir ayağı yere değiyor, sonra tekrar yükseliyordu. Hatta ayağıyla biraz fazla itince odanın tavanına çarpıyordu. Kendine göre uzun olan on üç yıllık yaşamında hiç bu kadar garip ve hiç bu kadar eğlenceli bir olayla karşılaşmamıştı. İşte, dedi. 

    – Ölçü budur!

    Odanın içinde sekiz on tur daha attı, sonra bir on, on beş tur daha derken havada süzülmenin ilk heyecanı kalmadı, eskisi kadar eğlenmediğini fark etti. Artık ayakları yere basmalıydı, üstünü başını değişip kahvaltı yapmalıydı. Önce okul kıyafetlerini bulması gerekiyordu.Normalde dün çıkardığı yerde bulabileceği kıyafetlerin yerinde yeller esiyordu. Odadaki her şey gibi onlar da yerçekiminin etkisini yitirmesiyle odanın değişik yerlerinde dolaşıyor olmalıydı.

    Önce pantolonu buldu, güç bela pijamasını çıkarıp pantolonunu giydi. Çıkardığı pijamayı katlayıp koymak istedi ama bu imkansızdı. Çünkü giysi dolabı tavana yapışmış, kapağı açılmış, içindeki diğer giysiler de kaçmak için fırsat kolluyor gibiydi. Böyle bir durumda düzenli olmak mümkün değildi zaten. Bir şekilde okul kıyafetinin üstünü de buldu ve birkaç takladan sonra onu da giymeyi başardı. Odadan çıkmak için oraya buraya tutunarak oda kapısına ulaşmayı başardı. Kapıyı açtığında gördüğü manzara içerdeki gibiydi. Eşyalar havada asılı gibi süzülüyordu. En tuhaf olanı da annesinin tavana yapışmış vaziyette çabalıyor olmasıydı.Uçan balonu andırıyordu.

    Her şey o kadar garipti ki, bu ortamda annesinin kahvaltı hazırlaması imkânsızdı. Mutfaktaki hiçbir eşya yerinde değildi. Tavaya koyulacak her malzeme havalanmaya başlıyordu. Kapağı kapatmak yetmiyordu çünkü kapak da, tava da tencere de, ocak da yerçekimsiz ortamda havalanıyordu. Masaya koyulan her tabak biraz sonra yola koyuluyordu ki bul bulabilirsen bu karmaşanın içinde.

     Âlim pencereden dışarı baktığında dışarıdaki durum da içerdekinden çok farklı değildi. Evin karşısındaki manav, tezgâhtaki karpuzlarını  yakalayıp sabit tutabilmek için çabalarken, kasap, elinden kaçırdığı sucukları uçan kediye kaptırmamak için mücadele ediyordu.

     Herkes, çaresiz olanları anlamaya çalışıyordu fakat kimsenin yapabilecek en ufak bir şeyi yoktu. Tek yapabildikleri etrafa saçılan eşyaların kendilerine çarpmasını engellemek ya da onları tutmaya çalışmaktı.

    -Bu bir felaket, diye bağıran annesi yere yaklaşmayı az da olsa başarmıştı. Babası ve ablası yeni uyanmışlar çekimsizliğin ilk şaşkınlığını üzerlerinden atamamışlardı.

    Âlim o anda grafitideki o ayetin ne dediğini anlamıştı.Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık. Ölçünün ne demek olduğunu ölçü kaçınca anlaşılmıştı fakat anlamak hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Tam bir karmaşa etrafta artarak çoğalıyor, uçan nesneler her geçen dakika artıyordu.

    Fen bilgisi öğretmeni Salim Bey’in sesindeki dalgalanmayla  Âlim kendi hayal dünyasından sınıfa dönmüştü.

    Salim Hoca :

    – İnsanlar da dahil tüm canlılar, yerçekimi kuvveti sayesinde kütleleri üzerinde durabilir ve yürüyebilirler. Yerçekimi kuvvetinde herhangi bir bozulma yaşanması durumunda; tüm dengeler de bozulur. Yerçekimi kuvvetinde bir azalma gerçekleşirse; Dünya yörüngesinden ayrılır, yıldızlar kayar ve canlılar da uzay boşluğuna dağılır.

     Yer çekimi kuvvetinde bir artış gerçekleşirse; Dünya Güneş’e yapışır, yıldızlar birbirleriyle çarpışır ve canlılar da yer kabuğunun içine girer.

    Âlim içinden tekrar etti:

    “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık”                                                          (Kamer 49)

  • İflas Etti!

    Ebu Hureyre (r.a.) nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasulü (s.a.s.) arkadaşlarına şu soruyu yöneltti: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” Ashab, “bize göre müflis, parası ve malı zarara uğramış kişidir ” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “ümmetimin müflisi, Kıyamet gününe; namaz, oruç ve zekat görevlerini yerine getirdiği halde, ona-buna sövmüş, iftira etmiş, şunun-bunun (haksız yere) malını yemiş, kanını dökmüş, onu-bunu dövmüş olarak gelen kimsedir. Bu kişinin iyiliklerinin sevabından hak sahiplerine verilir. Borcu ödenmeden sevabı biterse diğerlerinin günahları ona yüklenir, sonra da Cehenneme atılır” buyurdu.                    (Müslim, “Birr”, 59)

    İlk bakışta bu hadisten çıkartabileceğimiz anlam, İslam’ın sadece belirli ibadetleri yerine getirmekle hakkı verilebilecek bir din olmadığı, Müslümanın da yalnızca bazı ritüelleri uygulayarak dînî görevlerini tamamlamış sayılmayacağı hususudur. Şüphesiz namaz, oruç, zekat gibi ibadetler bu dinin temel rükunleridir. Ancak bu ibadetler yoluyla insanın kazanması gereken güzel davranışlar ortada yoksa, dinin gerçek amacı olan dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak güzel ahlak, o kimsede görülmüyorsa, Allah ve Rasulü’nün hoşnutluğunu kazanmak mümkün değildir.

    İnsanları rahatsız ederek, haklarını gasb ederek, onurlarını rencide ederek, onlara zulmederek iyi bir Müslüman olunamayacağı açıktır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle bu kimse müflistir. Çünkü ahiret sermayesini denkleştirememiş, kazandıkları da hesap gününde borçlarına yetmemiştir.   Kur’an’da ve Sünnette yer alan pek çok hüküm insanlar arası ilişkileri düzenleyen kurallardır. Din sadece zihinlerde ve gönüllerde yer alan ve hayata yansımadığı için de ne olduğu anlaşılamayan soyut bir kavram değildir. Gerçek din sosyal yaşama yansıyan hallerin bir bütünü ve kişinin yaşam tarzıdır. Müslümanın her halinde iyilik ve kul hakkı hassasiyeti olur. Çıkarcılık, nefse düşkünlük, neme lazımcılık olmaması gereken hallerdir.

    Öyle olsaydı Hz. Peygamber, başkalarına yapılan haksızlıkları, Cehenneme götüren davranışlar olarak nitelendirmezdi.

     Onun için sevgili Peygamberimiz(sav), toplumsal sorumluluğun önemini ve neme lazımcılığın tehlikeli sonucunu şu güzel örnekle insanlara anlatmıştır: “Allahu Teala’nın çizdiği sınırlara riayet etmeyen kimse(ler) bir gemiyi altlı üstlü paylaşan şu topluluğa benzerler: Altta olanlar, su almak istedikleri zaman, üsttekilerin yanına çıkıp, “biz kendi yerimizi delerek su alsak da sizi (üsttekileri) rahatsız etmesek” deseler, onlar da bunları kendi hallerine bırakıp müdahale etmeseler, hepsi birlikte helak olurlar. Eğer mani olurlarsa, onlar da kendileri de hep birlikte kurtulmuş olurlar. (Buhari, “Şerike”, 6)

  • Sığınmak

    Müminlere son derece düşkün olan Allah Resulü Hz. Muhammed (sav), müminlere imanı ve ibadeti öğrettiği gibi Allah’a kulluğun bir başka tezâhuru olan. istiâzeyi  yani kötülüklerden Allah’a sığınıp O’ndan yardım istemeyi de öğretmiştir.

          İstiâze;  endişelerimizden, korkulardan, istemediklerimizden, her türlü kötülükten Allah’ın kudretine ve himayesine sığınmaktır. O’ndan yardım talep etmektir. Günümüz ahlâk  yoksunu toplum içinde ahlâklı olma, ahlâklı kalma çabasıdır. Kendimizi ve kulluğumuzu keşfetmenin aracıdır. 

     Zira insan Allah’a sığınmakla hem kendi acizliğini, güçsüzlüğünü hem de O’nun yüceliğini, kuvvet ve kudretini dile getirmiş olur. Dolayısıyla başta şeytan olmak üzere,  her türlü varlığın kötülüğünden, içimize nüfuz edip bizi ayartmasından Allah’a sığınmak, kulluk vazifesinin bir parçasıdır.

    Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir’’                                                  (Fussilet, 36)

     Hz. Peygamber bütün kötü sıfatlardan, fayda vermeyen işlerden, şeytanın vesvesesinden, dünya ve âhirette insana eziyet veren şeylerden Allah’a sığınmış, bu maksatla daha çok İhlâsFelak ve Nâs sûrelerini okumuş, bunu ashabına ve ümmetine tavsiye etmiştir.

    Haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan Allah’a sığınmış, bize de tavsiye etmiştir.

     Peygamber Efendimiz pek çok şekilde istiâzede bulunmuşsa da sahabelerine şu şekilde istiâzede bulunmalarını tavsiye etmiştir:

    Allah’ım! Peygamberin Muhammed’in senden istediği hayırlı şeyleri biz de istiyoruz. Peygamberin Muhammed’in sana sığındığı kötü şeylerden biz de sana sığınıyoruz. Yardım sendendir ve varış sanadır. Güç ve kuvvet sadece senin yardımınladır. 

  • Hesap verecek olan hatadan korkar.

    Hayatınızda maneviyat ne kadar önemli?

    Maneviyat kişinin hayatını düzen içinde ve dengeli yaşamasını sağlayan motivasyon kaynağıdır. Yaptığı zerre kadar kötülüğün hesabını adil bir mahkemede vereceğine inanan biri kimseye kötülük yapmaz hatta tasarlamaz. Mahkemeye dair inancı olmayanlar ise bu dünyanın mahkemelerini kandırma derdindeler.

  • Kur’an’ı Yüceltirken Ona Yabancılaşmak


    Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?” 

                        (Kamer, 54/22) 

    Günümüz insanı, Kur’anın  emir ve yasaklarına uymak, üzerinde düşünüp öğüt almak yerine ; Kur’an-ı Kerimi âdeta bir dua kitabı gibi görmekte, belirli zamanlarda okumakla ona karşı görevinin tamamlandığını düşünmektedir.

    Toplumun Kur’an’a karşı olan saygısı içerdiği emir ve buyruklara saygıdan bağımsız bir hâl almaktadır. 

    Kur’anın maddi varlığına saygı duyar, sıradan bir kitap muamelesi yapmayız. Ele aldığımızda öpüp başa koyarız, belden aşağıya asla sarkıtmayız. Hele hele yere konulmasını onun kutsiyetiyle hiç de bağdaştırmayız. Son yıllarda özellikle Batıda yükselen İslam düşmanlığı ile Kur’an-ı Kerime yapılan saldırılara tepki gösterirken, hükümlerine yapılan saldırılara  kimsenin ses çıkarmaması garip  değil midir?

    Kur’an’la olan ilişkide insanlar, bir taraftan onun maddî varlığını yüceltmiş; diğer taraftan faiz, miras, namaz, zekat, ana baba hakkı gibi pek çok konuda, Kur’anın sınırlarını yok saymaktan geri durmamıştır. Dolayısıyla o ; anlaşılan, üzerinde akıl yürütülen bir kitap olmaktan gittikçe uzaklaşmıştır.

    Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, 

    sorularını defalarca soran ilahî kelamın, anlaşılmasına gereken önemin verilmemesi günümüz Müslümanlığının en önemli problemidir. 

     Ashab için Kur’an’ın maddî varlığı  ne araştırma objesi, ne sanat vesilesi  ne de kutsama nesnesiyidi. Onların bütün meselesi anlamak ve yaşamak; işitmek ve itaat etmekti. 

    Evet, Allah’ın boyası ile boyanmak, vahyin rengini almak, onların esas gayesi idi. (bk. Bakara, 2/138)

    Kur’an’a yabancılaşmamak için onu hayata taşımamız gerekir. Bunun için de hayatın içinde ayetlerle ilişki kurabilecek bir vahiy kültürüne ihtiyacımız vardır. 

    Sıkıntılara maruz kaldığımız bir durumda, “Andolsun ki biz sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) ayetini unutmamak.

     Hak ve adalet sorumluluğu gerektiren bir durumda “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun. Adaletle şahitlik eden kimseler olun.”(Maide, 5/8) ikazını hatırlayabilmek.

    Kin ve husumet duygularının depreştiği durumlarda “Ey rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer verme.” (Haşr, 59/10) ayetlerini terennüm edebilmek.

    Nefsimizin yılgınlığı yüzünden namazı kılmakta gevşeklik gösterdiğimizde, zekat vakti geldiğinde paraya kıyamadığımız zaman “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”(Bakara 43) ayetini hatırlayabilmek.

    Bulunduğumuz ortamda gıybet edildiği vakit “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! (Hümeze :1) ayetlerini insanlara ve kendimize söylemek. 

    Kur’an’a gereken değeri vermek onun hükümlerini yaşama uygulamaktır.

  • Akıllı İnsan

    Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurmuştur:

    – Akıllı adam, nefsini hesaba çeker ve ölümden sonraki hayat için iyi amel işler. Aciz adam nefsini hevasına uydurur, sonra Allah’tan (mağfiret) temenni eder. (İbn-i Mace)

    Yarın için hazırlık yapan Müslüman akıllı insandır. Hiçbir hazırlık yapmadan, nefsinin isteklerine göre yaşayıp ölmeye yakın ibadet etmeye çabalamaz.Son gün sınav hazırlığı yapan başarısız öğrenciler gibi olmaz.

    Başkalarının ne dediğine değil, Allah (cc) ve Resulünün (sav) ne dediğine bakar ve ona göre yaşar. Allah Teâlâ akl-ı selim sahiblerini övmüştür ve onların vasıflarını şöyle bildirmiştir.

    «Rabb’ından sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? Bunu ancak akl-ı selim sahibleri anlar. Onlar Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablarından sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir. Yine onlar Rablarının rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte bunlar var ya, dünya yurdunun sonucu (cennet) sadece onlarındır.» (Rad: 19-23)

    «Dinleyip de sözün en güzeline (Kur’an’a) uyanlar, işte Allah’ın hidayet edip, doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akl-ı selim sahipleridir.» 

                       (Zümer: 18)

    Hz.Ebubekir radıyallahu anh: «Akıllıların en akıllısı takva sahipleri, ahmakların en ahmağı da fâcir olanlardır» der.

    Ehl-i hikmetten bir zâta, “Akıllı kimdir?” diye sordular. O: “Açıkta yapınca utanacağı bir şeyi gizlide de yapmayan kişidir.” dedi.

    Bir diğeri de: «Aklı olgunlaştırmak, Allah’ın rızasına uymakla ve gadap ettiği şeyden sakınmakla olur» demiştir.

    Müslüman akıllıdırFakat akılcı değildir.Akıl dinin hükümlerini anlamakta, dünya işlerini dine uygun bir şekilde tanzim etmekte, Allah’a kulluk vazifesini ifa etmekte iyi bir vasıtadır. Ve bu hâliyle de büyük bir nimettir. Günümüzde aklını putlaştıran nice insan vardır ki, şirk ve küfür içinde olduklarının farkında bile değildirler. Kâinattaki bir çok şeyin esrarına vakıf olup, keşifler yaptıkları hâlde kâinatın yaratıcısını inkâr etmişlerdir.

    Hükemâdan bir zat: «Aklına güvenip sarılan sapıtır» demiştir. Nefis; iyice terbiye edilip, itaat altına alınana kadar tehlikelidir. İnsan için çok zararlı bir düşmandır. Çünkü o kötülüğü emredicidir

    «Nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabb’ımın acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emredicidir. Rabb’ım çok bağışlayan, çok esirgeyendir.» (Yusuf: 53)

    Nefis ihmal edilir, sınırsız arzuları kontrol altına alınmazsa, onun verdiği zararı hiçbir düşman vermez. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: «Ya Rabbi! Gözümü açıp kapayıncaya kadar bile olsa beni nefsime bırakma» diye dua etmiştir.

    Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Tebük Seferi’nden dönüşünde «Küçük cihaddan büyük cihada döndük» buyurarak nefisle cihadın ehemmiyetine işaret etmiştir.

    «Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran ziyan etmiştir.»

                     (Şems: 9-10)

    Müslüman sık sık nefsini hesaba çekmelidir. Böylece ebedî hayat için âmâli sâliha yolunu açmalı, günaha giden yolları kapamalıdır.

    «İman edip amel-i sâlih işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdırlar. Onların Rab’ları indindeki mükâfatları altından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları Adn Cennetleri’dir. Allah kendilerinden razı, onlar da Allah’dan razı olmuşlardır. Bütün bunlar Rabb’ından korkanlar içindir.» (Beyyine: 7-8) 

    «Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz. Her nefis yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkunuz. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilir.» (Haşr: 18)

    Bu ve benzeri ayetler  üzerinde bol bol tefekkür edip, ölmeden önce ahiret için ne hazırlamamız gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. 

    «Ölmeden önce ölünüz!» «Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz. Tartılmadan önce amellerinizi tartınız!» tavsiyelerinden hareket ederek, her gün sabah ve akşam nefsimizi hesaba çekmeliyiz.

    Bu sorgulama; itikad, ibadet, muamelat, helâl ve haramlar, ilim, tebliğ, cihad, ahlâk ve muaşeret gibi konuları içermelidir.

    Müslüman, nefsine mağlup olup, Allah’a isyan eden ve kötülüklere dalarak, insanî ve İslâmî faziletlerini kaybeden bununla beraber, Allah’tan mağfiret temennî eden, aciz ve zavallı bir insan durumuna düşmemelidir. 

  • Susmak mı Konuşmak mı?

     Günahların sıradanlaştığı bir dünyada yaşıyoruz.  Allah’ın yasakladığı çoğu fiil,  yaşamdan zevk almak, anın tadını çıkarmak gibi süslü elbiseler giydirilip, renkli ambalajlarda her türlü platformda insanlara sunulur olmuş. Film repliğinde “Ben yalan söylemeyi beceremem ki…” diyen damat adayına “Merak etme, yakında alışırsın” diyen Adile Naşit gibi olduk hepimiz.

    Yasak olan her şeyin bir cazibesi, çekici bir yanı var. İnsanların büyük çoğunluğunun bu kadar çabuk aldanması da bu çekiciliktir. 

       Gıybet, laf taşımak, yalan, içki, zina, kumar, faiz, haksız kazanç… terim olarak itici, soğuk görünseler de hayatın değişik zamanlarında insanların keyifle yaptığı eylemlere dönüşmektedirler. 

    Dedikodunun -kişinin duyduğunda üzüleceği veya utanacağı bir kusurundan bahsetmesinin- bu günahlar arasında ayrı bir yeri vardır, kendine göre de bir tadı…Peki neden?

    Her şeyden önce kolaydır, orada olmayan, kendisini savunamayan birinin hakkında konuşmak, yüzüne söylemeye çekindiğiniz ne varsa sayıp dökmek. Bunu yaparken de kendini temize çıkarmak, lafını ettiği kişiyi aşağılarken üste çıkmak, başkalarını karalarken beyazlaştığını sanmak, kendinde bu kötü hallerin olmadığını düşündürmektir.

    İkinci olarak konuşulacak ortak konudur. Herkesin ilgi alanları, yaşama bakış açısı, olaylardan anladığı farklıyken ,arkasından konuşulan kişi ya da onun yaptıkları, sözleri hakkında herkesin söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.

     Üçüncü olarak  peşindir, muhattabında hemencecik etkisini gösterir. Merak uyandırır, dikkatleri üzerine çeker. Peşin olanı sevmek aynı zamanda insanın dünya menfaatlerine olan düşkünlüğünün de belirtisidir. “İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir.” ayetinde uyarılan kişilerdeki ahirete imandaki zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Dünyayı, yani peşin olanı tercih etmek, ahireti uzak gelecek olarak görmek insanoğlunun kendisini kaptırdığı en büyük hastalıktır. Allah kullarını en çok bu konuda uyarmaktadır. 

    Hayır, doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, ahireti ise bir yana bırakıyorsunuz” (75/20,21)

    Dördüncüsü ucuz intikam yönetimidir. Lafı geçen kişiyle geçmişte yaşanan herhangi bir olumsuzluk, sürtüşme ya da kaybedilmiş bir yarış varsa onun rövanşını almak için fırsattır. İtibar suikastıdır, değersizleştirme çabasıdır. Hatta sadece sözü geçen kişiyle de kalmayıp ona benzeyen, onunla aynı işi yapan herkese kadar uzanan kirli bir dildir. Tüm hacı, hocalar böyle, tüm doktorlar aynı gibi genellemelerle gıybetin veya iftiranın çemberi genişletilerek günahını da çoğaltma çabasıdır. Ne yazık ki bu söz ettiğim hal az ya da çok hepimizde olan, farkında olarak ya da olmayarak hepimizin bulaştığı bir davranış biçimidir. Küçük yaştan itibaren büyüklerimizden öğrendiğimiz ve ne yazıktır ki çocuklarımıza da öğreteceğimiz davranış biçimidir.

    Sonuç olarak hem kendimize hem de çocuklarımıza yapacağımız büyük bir iyilik varsa o da susmaktır.  Fitili ateşlenmiş bir gıybeti büyümeden söndürmektir. Ebû’d-Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.” (Tirmizî, Birr 20)

    “Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kişidir”.(Buhârî, Îmân 4, 5, Rikak 26)

    Bir gün Rasûl-i Ekrem (sav) devesinin üzerinde, arkadaşları da O’nun önünde gidiyorlardı. Muâz bin Cebel (ra):

    “-Ey Allâh’ın Elçisi! Siz’i rahatsız etmeyeceksem, yanınıza yaklaşmamaya izin verir misiniz?” diye sordu.

    Peygamber Efendimiz izin verince Muâz (ra):

    “-Canım Sana fedâ olsun, yâ Rasûlallâh! Cenâb-ı Mevlâ’dan niyâzım, bizim emânetimizi Sen’den önce almasıdır. Allah göstermesin ama, Sen bizden önce vefât edersen, Sen’den sonra hangi ibâdetleri yapalım?” diye sordu.

    Hz. Peygamber (sav) bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine Muâz (ra):

    “-Allah yolunda cihâd mı edelim?” diye sordu.

    Peygamber Efendimiz (sav):

    “-Allah yolunda cihâd güzel şeydir; ama insanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyurdu.

    “-Yani oruç tutmak, zekât vermek mi?”

    “-Oruç tutmak, zekât vermek de güzeldir.”

    Muâz (ra) bu minvâl üzere insanoğlunun yaptığı bütün iyilikleri sayıp döktü. Rasûl-i Ekrem (sav) her defasında:

    “-İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyuruyordu.

    Hz. Muâz (ra):

    “-Anam-babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sorunca Peygamber Efendimiz (sav) ağzını gösterdi ve:

    “-Hayır konuşmayacaksa susmak.” buyurdu.

    Muâz (ra):

    “-Konuştuklarımızdan dolayı hesaba mı çekileceğiz?” diye sordu.

    Bunun üzerine Rasûlullah (sav) Hz. Muâz’ın dizine hafifçe vurarak ona şunları söyledi:“-Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayırlı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzûra kavuşunuz.” (Hâkim, IV, 319/7774)

    Unutmayın susan her zaman kazanır.

    Allah’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, Edeb 31, 85)

    Labels: deneme 

  • Neden düşünmüyoruz?

    Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

    Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.

    Hâla akıl erdiremiyor musunuz?

    İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.

    Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah´ın kudretine) işaretler vardır.

    Kuran-ı Kerim’de birçok ayetin sonunda bu ve buna benzeyen ifadelerin bulunması tesadüf olmadığına göre “düşünme, hikmet, feraset” gibi kavramların hayatımızda daha çok yer alması gerektiği emredilmişken, ne kadar az düşündüğümüzü, tefekküre ne kadar az zaman ayırdığınızı fark ettiniz mi? 

    Yaşamı boyunca insanlar dünya ve ahiretleri için hiçbir işe yaramayacak gereksiz pek çok şey için zaman harcarken; düşünmek, herhangi bir konu hakkında tefekkür etme noktasında genellikle zayıf kalmakta daha da garibi düşünen insan toplum tarafından kınanmaktadır.

     Niçin daha fazla zaman diyorum çünkü haz ve hız çağında yaşadığımız iddia ediliyor. İnsanlar neyi kovaladıklarını bilmeden bir koşuşturmanın içinde ömürlerini tüketiyor. Dünya yaşamı için olmazsa olmaz kabul edilen “okula git, sınavlar kazan, iş bul, evlen, araba al, ev al vs vs” gibi uydurma hedeflere ulaşmak adına küçük yaşlarda başlayan ve ölene kadar sürecek bir koşuşturma… Bu hız içinde yavaşlamak hatta durup düşünmek için bize vakit tanınmıyor. 

    Kabul etmek gerekir ki yaşadığımız çağda pek çok şeye çok hızlı ulaşabiliyoruz, eskiye nazaran gideceğimiz yere çok daha hızlı gidiyor, dünyanın öbür ucu ile haberleşebiliyor, oturduğumuz yerden farklı kültürleri ve farklı coğrafyaları tanıyabiliyor, işlerimizi kurumlara gitmeden, saatlerce beklemeden birkaç tık ile çözebiliyor, çarşı pazar gezmeden alışveriş yapabiliyoruz. Bütün bu hızlı işlemlerin sonunda insanlara  ciddi bir zaman kalması gerekiyorken, nasıl oluyorsa birçok insana yirmi dört saat bile yetmiyor. Bu garip çelişkinin cevabı sanırım “tabiat boşluk kabul etmez” ilkesinde saklı. İnsanlara kalan bu vakti dolduran  genellikle sosyal medya ve malayani oluyor. 

    İnsan yaşantısında Hak’kı hakim kılmazsa, batıl boşlukları en güzel şekilde (!) doldurur, durumu var ortada. 

    Günümüz Müslümanlarının büyük bir çoğunluğunun şirk ve masiyet pisliğinde kirlenmiş olmasının, basiretlerinin körelmiş,  ferâsetleri kararmış olmasının, dolayısıyla dosta düşman, düşmana dost, hakka ve hayra mâni, batıl ve şerre yardımcı ve daha acısı işledikleri bu masiyetlerinden habersiz bulunmasının yegane sebebi de batılla olan meşguliyetleridir. 

    Batıl olarak tanımlanan gümüzde Batılıların bütün dünya insanlarına dayattığı popüler ve seküler kültür. Reklamı fazlaca yapılan ve günümüzün geçer akçesi gibi gösterilen bu dayatmayı, Müslüman yaşamından uzaklaştırmalı, hakkı ve Müslümanca yaşam tarzını hayatının merkezine almalıdır. Bunun için de Kuran ve sünnet bilincine sahip olmayı sağlayacak okumalara ihtiyaç vardır, ayrıca okuduklarımız üzerine uzun ve ayrıntılı düşünmek de gerekmektedir. 

     Bakara suresinde “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler.” ayetinde geçen hakkını gözeterek okurlar ifadesine dikkatinizi çekmek isterim. 

    Hakkını gözeterek okumak, üzerine düşünmek, ayetin nazil olduğu tarihi gerçekliğin ötesine geçerek ayetin muhatabı olduğunun bilinci ile bu ayet bize ne diyor diyebilmektir . Benim yaşamımla bu ayet arasında nasıl bir ilgi var ve ben bu ayeti hayatıma nasıl uygularım sorularına cevap aramaktır. 

    Günümüz insanının Kur’an’la olan ilişkisinde dikkati çeken durum şu şekildedir: Kur’an’ın maddî varlığını yüceltmiş; diğer taraftan faiz, miras, namaz, zekat, ana baba hakkı gibi pek çok konuda, Kur’anın sınırlarını yok sayılmaktan geri durulmamıştır. Dolayısıyla o, anlaşılan, üzerinde akıl yürütülen bir kitap olmaktan gittikçe uzaklaşmıştır.

    Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, sorularını defalarca soran ilahî kelamın, anlaşılmasına gereken önemin verilmemesi bugünün Müslümanlığının en önemli problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ashab için Kur’an’ın maddî varlığı ne araştırma objesi, ne sanat vesilesi ne de kutsama nesnesiydi. Onların bütün meselesi anlamak ve yaşamak; işitmek ve itaat etmekti. 

    Kur’an’a yabancılaşmamak için onu hayatımıza taşımamız gerekir. Bunun için de hayatın içinde ayetlerle ilişki kurabilecek bir vahiy kültürüne ihtiyacımız vardır. 

     Sıkıntılara maruz kaldığımız bir durumda, “Andolsun ki biz sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) ayetiyle sabretmek. 

     Hak ve adalet sorumluluğu gerektiren bir durumda “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun. Adaletle şahitlik eden kimseler olun.”(Maide, 5/8) ayeti gereğince şahitlik etmek. 

    Anne ve baba yaşlandığında kardeşlerden kim onlara sahip çıkacak sorusuyla karşılaşıldığında“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”(İsra, 23) ayetinin muhatabı olarak ben diyebilmek. 

    Kin ve husumet duygularının depreştiği durumlarda “Ey rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer verme.” (Haşr, 59/10) ayetlerini tekrar edebilmek.

    Nefsimizin yılgınlığı yüzünden namazı kılmakta gevşeklik gösterdiğimizde, zekat vakti geldiğinde paraya kıyamadığımız zaman “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”(Bakara 43) ayetini hatırlayabilmek.

    Bulunduğumuz ortamda gıybet edildiği vakit “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! (Hümeze :1) ayetlerini insanlara ve kendimize söylemek. 

    Kur’an’a gereken değeri vermek onun hükümlerini düşünüp yaşama uygulamaktır vesselam. 

  • Şimdi ne yapmam lazım?



    İslamı yeni kabul eden hemen hemen her  insanın sorduğu bir soru vardır:

    Şimdi ne yapmam lazım? 

    Evet,  Allah’tan başka ilah olmadığına ve Resûlullah’ın onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum,  şimdi ne yapmam lazım?

    Sadece şehadet getirmek yeterli mi?

    İslamı yeni kabul edenler “iman ettim” demenin yeterli olmadığını düşünüyor da biz Müslümanlar niye düşünmüyoruz?

    Elhamdülillah Müslümanım demek bize neden kâfi geliyor ?

    Sadece söylemekle yetinmek, hayata  yansıtmamak, garip değil mi?  

    İslamı yeni kabul eden her insan, dinin gereklerini merak eder de o dinin içine doğan biz Müslüman evlatları niye merak etmeyiz ?

    Derenin yanında yaşayan insanın suya verdiği değerle çölde yaşayan insanın suya verdiği değer bir olmuyor, belki de ondan. Bizim için din anlayışı ihtiyarlık döneminde yapılacak ibadetlerden ibaret mi?

    İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece İman ettik demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”(1) ayetinin biz dere kenarında suyun içine doğmuş Müslümanlar için olduğunu biliyor muyuz ?

    İmtihan edilmekten kasıt günlük yaşamda karşımıza çıkan olaylar ya da durumlar karşısındaki tavrımız ya da tercihlerimiz olabilir diye düşünüyorum. Yani imtihan deyince illaki büyük  belalar olmak zorunda değil. 

    Tercihlerimizde Allah’ın sınırlarına uygunluk mu yoksa anlık menfaatler mi daha önemli oluyor, sınanmak bununla başlıyor. Basit bir durumda bile yalan söyleyip bundan da hiç pişmanlık duymayanlardan mıyız? Yanımızda olmayan tanıdığımızın kötü yönlerini laf açılmışken sayıp dökenlerden miyiz?

    Din bir yaşam biçimidir, durumlar ve olaylar karşısında ortaya koyulan tercih, tavır ya da tutumdur.

    Allah’a ve ahiret gününe inanmayan insanların yaşam tarzları ile  iman ettiğini söyleyen insanların yaşam tarzının aynı olması çelişki değil midir? Hesap vermeyecek gibi yaşayıp hesap gününe iman etmek, garip değil mi?

    Sözünde durmamak, emaneti korumamak, yalan söylemek, adam kayırmak, sahtecilik, gıybet, kibir, içki, faiz, rüşvet, dolandırıcılık, hile, cinayet, kapkaç, kumar, fuhuş vs    Allah’ın yasakladığı davranışlarla iç içe bir yaşam sürmek, az ya da çok bu fiillere bulaşmak… Müslüman toplumların sorunları değil midir?

    Unutmayın ki din sadece vicdan işi değildir. Yaşam biçimidir, tercihtir, seçimdir.

    İslam’ı , yaşamın merkezine koyup her türlü fiilimizde Allah’ın sınırlarına uyduğumuzda: kimsenin hakkına el uzatamaz, kimsenin gıybetini edemez, yalan söyleyemez, zayıf kişilerle alay edemez, iftira edemez, faiz, içki, kumar, zina gibi ahlâksızlıklara bulaşamayız.

    İşte o zaman elhamdülillah Müslümanım demeyi daha çok hak etmiş oluruz.Şimdi iyi düşünüp doğru bir karar verme zamanıdır: Müslümanca yaşamak mı yoksa sözü başka işi başka olmak mı?

    1.(Ankebut 2)

  • Dışardan Görünen




    Geçen gün arabayla yolda gidiyorum, bagajda üç damacana su var. Sular bagajda herhangi bir bağlantı olmadan yolculuk yapıyor ve devrilmeleri halinde bagaj su içinde kalabilecek bir durum söz konusu.
    Yolda bir gidişim, bir dönüşüm var ki sanki kocaman yüke sahip tonajlı bir kamyon.
    Benim o dönüşümü dışardan gören birinin yerine kendimi koydum.
    Yoldayım biraz da acelem var ve öndeki araba öyle yavaş bir dönüş yapıyor, sinirden çatlarım. Yürü be adam! Tır mı, kamyon mu bu; küçücük araba dön artık!
    Dışardan bakıldığında anlamanın pek mümkün olmadığı bu durum, iç yüzünü bilen biri için mantıklı gelebilecekken, bilmeyenlere göre çok saçma ya da acemice gelecektir.

    Şimdi bunları niye anlattım?

    Birçok olayda aslında çoğu zaman bunu yapıyoruz. Yani sadece görünenle hüküm vermeye kalkıyor, iç yüzü hakkında hiç düşünmeden bilgiçlik taslıyoruz. Biz aciz kullar, sadece Allah’ın bilgisi dahilinde olan hakkında hüküm vermeye kalkıyoruz. Hem de meselelerin iç yüzünü, insanın niyetini, olayların sebebini ve sonucunu bilen sadece Allah’ ken.
    Gıybetin Müslüman’ ın yaşamında yasaklanmasının bir boyutu da belki de budur. Sosyal yaşamı bozması başka bir boyutu tabi ki!
    Gördüğümüz olayların bile içini bilemiyorken başkalarından duyduklarımıza ne diyelim. Anlatan adamın gördüklerini yorumlanmasına güvenmekten başka bir şey yapmıyoruz.

    Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi. (Nahl 78)

    İnsan acizliğini unutup hüküm vermeye kalkmış olmuyor mu sizce de?
    Niyetlerdekini sadece Allah (cc) bilirken, bir nevi ben de bilirim iddiasında bulunmuş olmuyor mu? Oysa insan aciz, oysa insan ne niyetleri ne de kalplerden geçenleri bilebilir. Ancak Allah o bilgiye sahiptir.

    İyi bilin ki, onlar elbiselerine büründükleri zaman dahi, Allah onların gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da bilir. Çünkü O, kalplerin özünü bilendir. (Hud 5)

    Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. (İsra 25)

    Rabbin elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. (Nelm74)

    Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’ deki birçok ayette niyetleri ancak ben bilirim derken , insanın dünyada sadece aciz olduğunu bilmesi yetmez mi? Bence yeter.

  • Sınandığımızın farkında mıyız?

    İnsanların son dönemlerde en fazla üzerinde durduğu, en fazla şikayetçi olduğu mesele tüketim mallarındaki fiyat artışlarıdır. Toplumun değişik kesimlerinden farklı yorumlar, farklı siyasi sebepler ortaya atsalar da soruna bakış açısı her zamanki gibi materyalist çerçevededir. Vesilelere takılıp hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, her şeyin ona ihtiyaç duyduğu Allah’ı unutturma çabasıdır.

    Oysa yaşananların temel sebebini bize bakara suresi 155. ayette Allah (cc) şöyle açıklamaktadır:

    Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz.
    (Ey Peygamber!)
    Sabredenleri müjdele!

    Farklı doğal afetler arasında en kritik afet olarak tanımlanan kuraklık 2021 yılında dünya için önemli bir tehdit haline geldi. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı kuraklık haritası,Türkiye için de sarsıcı bir hâl aldığını gösteriyor. Rapora göre Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu Bölgesi başta olmak üzere birçok bölge yılı kuraklıkla geçirdi. Bu kuraklık tarımdan hayvancılığa birçok sektörü olumsuz etkiledi.


    Bu olumsuz etkilere insanların aç gözlülüğü, fırsatı ganimete dönüştürme anlayışı da eklenince fiyat artışları kaçınılmaz bir durum haline geldi.

    Yaşananlar karşısında Müslümanların tavrı nasıl olmalıdır, sorusuna verilecek cevap bunun bir imtihan olduğunu bilmek ve ona göre hareket etmektir. İsyan etmek yerine sabretmek doğru olandır. Çünkü ayetin sonunda sabredenleri müjdele buyurulmaktadır.
    Tevbe suresi 126.ayette Allah (cc h) insanları şöyle uyarıyor:

    Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belâlarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar.


    İbret almak maddi anlamda tedbir almaktan geçerken, tevbe etmek yaşantımıza çekidüzen vermek, Allah’ın sınırlarına uygun yaşamak, sadece söz ile değil eylemle bunu göstermektir.

    Her canlının ölümü tadacağını, bir deneme olarak insanların hayırla da, şerle de imtihan edileceğini, insanların ancak Allah’a döndürüleceği gerçeğini Enbiya suresi otuz beşinci ayetinde Allah bize bildirmektedir. Umulur ki sınandığımızı unutmadan yaşamayı başarabilelim.

  • Beşer miyiz, insan mı?



    Beşer miyiz yoksa insan mı?

    Beşer ifadesi, insanı da içine almaz mı?

    İnsan; kavram olarak, emir ve yasaklara muhatap olan, sonsuzluk âlemine hazırlanma noktasında “beşer”den ayrılan bir varlıktır.

    “Beşeriyet, insanın yaratılış yönündeki durumlarını – daha çok nefsani durumları- ifade eder. İnsaniyet ise fazilet ve ruhsal durumlara ait bir kelimedir. Unutmak, korkmak, sevmek, iştah vb. haller beşeriyete ait niteliklerdir. Kerem, cömertlik, iyilik, sözünde durma, kanaatkârlık gibi haller ise insaniyet ile ilgilidir. Dolayısıyla insaniyet ahlâk ile ilgili bir durumdur.”



    İnsan olmayı başardığında şereflilerin en şereflisi olan birey, başaramadığında aşağılıkların en aşağılığı da olmaktadır. Kur’an-ı Kerimde Tin suresinde :


    İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır. (Tin 1-6)

    Peygamber (sas)’in davetini kabul etmeyenler, iman ve sâlih amellerden mahrum olanlar, kendilerini yaratılmışların en mükemmeli kıla­bilecek imkânları, yaratılış gayesine aykırı bir istikâmette kötüye kullanırlar. Böyle olunca da, hayatın başlangıç noktasından devamlı güzele ve ileriye doğru ilerlemek, kesintisiz gelişme ve ecir alma imkânından yararlanmak ye­rine geriye, insandan geri canlılar âlemine doğru gitmiş, alçalmış olurlar. Aşağıların en aşağısı bir dereceye yuvarlanırlar.

    İnsanların birçoğu Allah’ın koyduğu sınırları yok saymakta bir kısmı Allah’a ve ahiret gününe iman etmemektedir.Araf suresi 179.Ayette

    Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.

    Asr suresinde

    Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. Asr (1-3)

    İfadeleriyle insanları uyarmaktadır.

    Beşer olmak insan olmak için yeterli gelmemektedir. Beşeri insan yapan Allah’a olan imanı ve imanın hayata yansımasıdır. Alemlerin Rabbi ,bizi ve neslimizi kendine kul kabul etsin ve ahiret gününe iman eden müstesna insanlardan eylesin. Amin.




  • Maun suresi ne diyor?

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile. Gördün mü o, dîne (ceza gününe ve âhirete) inanmayanı? İşte hak dîne ve ceza gününe inanmayan, o kimsedir ki: Öksüzü itip kakar, çaresizin ve yoksulun yiyeceğine dair teşvikte bulunmaz; ne kendisi doyurur, ne de başkalarının doyurması için kayırır. Vay o namaz kılanların hâline ki, onlar namazlarını gereği gibi ciddi bir vazife olarak yapmazlar. Onlar ki gösteriş için yaparlar ve yardımlığı sakınırlar (kimseye bir damla şey vermek istemezler.)”


    Bu sûre bize şunları bildirmektedir: İnsanlar, yaptıkları iyilik veya kötülüğün karşılığını mutlaka görecekler.”Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.”(Sure No:28  Ayet No :84)

    Herkesin bir gün olup da ettiklerini bulmaları Allahü Teâlâ’nın inanılması gerekli kesin kanunu, hak dînidir.

    Buna inanmayıp da “Dînin aslı yoktur; öldükten sonra ettiklerimizin mükâfatını veya cezasını göreceğimiz de yalandır” diyenler vardır.Âhirete, cezâ gününe inanmayanlar öyle kimselerdir ki: 

    Onlar öksüzü itip kakar; kendisinde Allah korkusu olmadığı için yüreği katıdır; zayıflara insaf ve merhamet etmeyerek onları kakıştırır; onlara hakaretle bakar; kovar ve azarlar.

    Bu, onların âdetlerindendir. Demek ki bu huylar, âhirete îmansızlık alâmetlerindendir.Sonra böyleleri, çaresizlerin ve yoksulların hâline, yiyeceklerine dair başkalarına bir teşvikte de bulunmazlar. Bunları hiç düşünmezler. Ne kendileri doyurur, ne de vakti hâli yerinde olanların bakıp gözetmeleri için kayırır, tavsiye ve yardımlarda bulunur. 

    Hiçbir suretle fakir ve düşkünlerin hâlini düşünmez, böylelerine bakmaz ve bakılmasına taraftar olmaz. İşte bu gibi insafsızlıklar dîne ve âhirete inanmayan kimselerin huyudur. Bu kötü huylar onlar için tabiîdir.

    Fakat asıl şaşılacak şey, dindar görünenlerin bu kötü huylarla huylanmalarıdır. Bu sûre bize şunu diyor :

    Dînin rûhu, Allah’ın buyruklarına üstün bir saygı ile bağlanmaktır, sadece görüntü ile değil.

    Namaz da dînin direğidir. Namaz kılmak, Allah’ın huzurunda durmaktır. Böyle yüksek bir huzurda olduğunu düşünmeyerek, namazın önemini takdir etmeyerek baştan savma yapmak, yahut Allah için ve temiz bir niyetle kılmayıp dünyevî bir fayda düşüncesiyle ve başkaları görsün diye kılmak; malının zekâtını vermemek ve hatta kimseye bir yardımda bulunmamak Allah yanında büyük bir cezaya sebeptir.

    Bunların bu hâlleri, dinsiz ve îmansız olanların, yetimi itip kakıştırmasından, fakirlere, düşkünlere yardım etmemesinden daha ziyade kötüdür ve yazık bu gibilere.

  • İnfak

     Mülk kimindir? Allah’ın.

    İnsan kimdir? Mülkün geçici bekçisi.

    O’nun verdiğini kimse alamaz; O’nun aldığını kimse veremez. Veren de Allah; “VER” diyen de Allah; verdiren de Allah…

    İnsanların tüm kazandıkları Allah’ın verdiğidir. 
    Onun için insanlar infak ederken, yoktan var ettikleri servetlerinden değil; Allah’ın yarattığı ve herkesin ortak yararlanmasına sunduğu zenginliklerden harcadıklarını bilmeleri gerekir. Aksi halde “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sende ihsan et”  emrine karşı, bu servet bana ancak benim bilgim sayesinde verildi diyen Karun gibi olurlar.


    Âlimler, şu beş kişi aldanmıştır, der:


    1.Yaratıcının Allah olduğunu bilip de kulluk etmeyen.

    2.Rızkı verenin Allah olduğunu bilip de kendini huzur ve güven içinde hissetmeyen.

    3.Dünyanın geçici olduğunu bilip de hala ona aldanan.

    4.Varislerinin düşman olduğunu bildiği halde onlar için mal biriktiren.

    5.Bir gün öleceğini bildiği halde ona hazırlık yapmayan.


    Peygamber Efendimiz sallallahu ve sellem arkadaşlarına ölümü çokça hatırlamalarını söylerdi. Sahabeden birisi; “Ey Allah’ın Resulü benim kalbim ölümü hiç hatırlamıyor” deyince Peygamberimiz ona “Malın var mı diye” sormuştur “malım çoktur” demesi üzerine “işte sana ölümü unutturan odur; eğer onu hak yolunda harcamazsan ziyana uğrarsın” demiştir.
    Allahu Teâlâ’nın Esmaül Hüsna’sını zikretmenin en faydalı yolu fiili zikirdir. İşte infak etmek Allah’ın Er-Rezzak esmasını fiilen zikretmek demektir.
     İnfakın farz olanına zekât; nafile olanına sadaka, ramazan ayına has olanına ise fitre denir. 

    Zekâtın kelime anlamı artırmak, çoğaltmak ve temizlemektir. Demek ki zekâtı verilen mal; artmakta, çoğalmakta ve temizlenmektedir. 
    Allahu Teâlâ faizi yasaklamış onun yerine zekâtı farz kılmıştır. Faizin kelime anlamı da artış demektir ama görünüşte malın miktarının artmasına rağmen gerçekte bereketini öldürmekte, eksiltmektedir. Zekât ise görünüşte malın miktarını azaltsa da gerçekte bereketini artırmaktadır. 
    Allah rızası için verdiklerinin zayi olmayacağına tam inanan kişi infak etmekte zorlanmaz; eğer infakta zorlanıyorsak Allah inancımız tam ve doğru değildir; biraz münafıklık alametleri vardır. İnfak, bu açıdan tam inanan ile inanmayanı ayrıştıran turnusol kâğıdı gibidir.

    Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem,“İnsanoğlu; malım malım der durur ama onun malı ancak; giydiği ve önden gönderdiğidir.” buyurur. Yediğimiz ve giydiğimiz şeylerin hesabı sorulacak ama önden gönderdiklerimizin hesabı olmayacaktır. Yine Peygamberimiz; “Senin asıl malın önden gönderdiğindir; biriktirdiklerin senin değil mirasçılarınındır. Malını miras bırakan, ahirette sorgu suale tabii olacak ve pişmanlık çekecektir.” 

    Bu Blogda Ara

  • Kim Yapacak?




    Hepimizin yaşamında ya da çevresinde gördüğü bazı olumsuzluklar ya da yanlışlıklar var. Bunları birilerinin düzeltmesi gerektiğini düşünürüz, nedense.

    Hep başkasından bekleyen bir yapımız vardır. Niye bu yanlışlıkları düzeltecek kişi biz değiliz de başkaları, acaba bunu hiç düşündük mü?
    Toplumdaki her türlü problemi tek başıma çözmem elbette mümkün değil ama hiçbir şey yapmadan sadece şikayet etmek de yeterli değil elbette. Hemen hemen her konuda hepimizin yapabileceği pek çok şey mutlaka var. Önemli olan bir şeyler yapma azmine sahip olmak.





    İnsanlar çevrenin kirinden, çöpünde şikayet ediyor; toplumun ahlakının bozulduğundan şikayet ediyor; kimseye güvenin kalmadığından şikayet ediyor; ekonomik adaletsizlikten şikayet ediyor; ediyor da ediyor…

    Ama aynı insan elindeki çöpü yere atarken, basit şeyler için yalan söylerken, yardım isteyen birine yardım etmezken; şikayet ettiği şeylerin kendi yaşamında olduğunun farkına bile varmıyor.


    İnsan, önce kendinden başlamalı; daha sonra çevresine yani çocuklarına ve arkadaşlarına daha sonra da başkalarına ulaşmalı. Kimse yapmadığı şeyleri söyleyerek herhangi bir şey değiştiremez.


    Özellikle çocuklarımıza vereceğimiz eğitim bu değişimin en önemli bölümünü oluşturuyor. Çünkü nesiller birbirinin devamıdır. Düşünün ki bir evde cemaat ile namaz kılınıyor, çocuklar küçük yaştan itibaren dinin sadece ibadet değil, bir yaşam biçimi olduğunu yaşayarak öğreniyor ve bu yaşam biçimini de kendi çocuklarına aktarıyorlar. Yapılan her ibadet ve iyilikten hisse, bu nesli yetiştiren kişinin ya da kişilerin kapanmayan hesap defterine sevap olarak yazılmaya devam edecektir.

    Resûlullah Efendimiz (s.a.s.), “İnsan öldüğü zaman amelleri(nin sevabı) kesilir, üç amel hariç: Sadaka-i câriye, yararlanılan ilim ve ebeveynine dua eden sâlih evlât” buyurmuştur. (Müslim, Vasiyye, 14)


    Rahmet Peygamberi (s.a.s.) şöyle buyurdu:

    Her kim güzel bir davranışa vesile olursa, hem kendisi sevap kazanır, hem de onu yapanların sevaplarından nasibini alır. Her kim de kötü bir davranışa çığır açarsa, hem kendi günahını hem de kendisinden sonra onu yapanların günahlarını yüklenmiş olur. (Müslim, Zekât, 69.)

    Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir. (Nisa 85)

    İnsanlar, yaşamlarının merkezine Allah’ı ve ahiret gününü almadıkları sürece yaşamdan ve yaşadıklardan şikayet etmeye devam edeceklerdir.

    Ya şikayet eden olursun ya da değiştirmek için çabalayanlardan biri olursun, seçim senin.