Etiket: deneme yazıları

  • İyilerden Olabilmek

    Hz. Adem’in oğulları Habil ve Kabil ile başlayan ve kıyamete kadar da aralıksız devam edecek olan iyi ve kötü mücadelesi… Her insanın fıtratında var olan çıkarcılık kişinin tarafını belirlemekte önemli bir yere sahiptir. Seçimi peşin olana meyilden dolayı anlık hazlar ve kişisel çıkarlarına göre yapanlar, kötüler arasında yer alırken; seçimini hesap gününü düşünüp Allah’ın rızasına uygun yapanlar, iyiler arasındaki yerlerini alırlar. “Onlar, Allah´a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır. (Al-i İmran /114)

    İyi ve kötü insan arasındaki temel fark Allah’a ve hesap gününe olan ya da olmayan imanıdır. Dünyaya bir kere geldik anlayışı iki taraf için de geçerlidir. Kötüler dünya hayatının tüm hazlarını yaşamak için çabalarken; iyiler anı değerlendirmek, hesap günü için hayırlı kazanç elde etmek için uğraşırlar.
    Allah (cc) Şems suresinde “… nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” buyurmuştur. İyilerin, nefislerini kötülükten arındırma mücadelesini diri tutmak için de salih amellere ihtiyaçı vardır.
    “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin! O’nu sabah akşam aralıksız tesbih edin!” (Ahzâb, 41-42) ayeti, Rasûlullah (sav):
    “ Dilin dâimâ Allah’ın zikriyle ıslak olsun!” . (Ahmed, IV, 188; Tirmizî, Deavât, 4/3375) tavsiyesi mücadele ruhunu diri tutmak, günlük yaşamın karmaşası içinde Allah’ı ve ahiret gününü unutmamak için gereklidir.
    Allah’ı sabah akşam aralıksız tesbih etmesi için de kişinin yaratılış gayesini unutmaması ve manevi disipline sahip olabilmesi ancak namaz ile mümkündür. Günlük koşuşturmanın arasına beş defa girecek, ruhuna nefes arası verdirecek ve bize Allah’ı hatırlatacak tek şey “namaz”… Çünkü insan unutur. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için var edildiğini unutur, kendini sorgulamayı unutur, iyiliği unutur, sabretmeyi unutur, Allah’ın ona verdiği nimetlere şükretmeyi unutur, şeytanın kendine düşman olduğunu unutur, ölümü ve yeniden dirilişi unutur, temizliğin imanın yarısı olduğunu, emredildiği gibi dosdoğru olmayı unutur, ahireti ve hesap gününü unutur, unutur da unutur…

    Bunu için Allah (cc) beş vakitte toplam kırk defa ceza günü hatırlatır bizlere, kime ibadet edildiğini, kimden istendiğini hatırlatır, kime benzenilir, kimden uzak durulur onu hatırlatır ve müslümanı şu şekide tanıtır:
    Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah´ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. (Nur /37)
    Allah Resûlünün dini ayakta tutan direk olarak tanımlamasının nedeni de namaz unutmayı engelleyecek, manevi disiplini yaşama yerleşmesini sağlayacak tek ibadet olmasındandır. Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et, uyarısı hem Allah Resulü hem de tüm Müslümanlara yapılmıştır. Namazın insanların hayatlarından çıkmasıyla başlayan ve günümüzde neredeyse sıradanlaşan cinayetler, dolandırılma vakaları, içki, sanal kumar, zina ve aldatmalar toplumun huzursuz ve depresif hale gelmesine en temel sebebidir. İnsanlar namazı unuttu, namazla birlikte Allah’ı unuttu, hesap vereceğini unuttu, insanlığını unuttu. “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem /59) ayeti günümüz Müslüman toplumların geldiği son noktayı özetler niteliktedir. İyilerden olabilme çabasının en önemli kısmı namaza olan hassasiyettir ki o olmadan iyilerden olmak mümkün değildir.
    İyi bir insan olabilmek için iyi insanlarla birlikte olmak işin diğer önemli olan boyutudur.
    “Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.” (Tevbe, 119) ayetinde tavsiye edilen özü-sözü doğru olanlarla beraber olmak bizim de onlar gibi olmamız için kolaylaştırıcı bir zemin hazırlayacaktır.

    Bu konuda ehl-i hikmetten bir zat şöyle der:

    “Bayağı insanların mahallesinde oturma. Ayak takımı ile düşüp kalkma. Havaî kişiler arasında gezme. Edepsizlerle sohbet etme. Büyük insanların bulunduğu yere taşın. Onlarla sohbet et. Aklı başında irfan sahipleri ile konuş. Çünkü büyükler arasında olanlara düşman yaklaşamaz. İrfan sahipleri ile sohbette olana kötülük gelmez.”
    Bu hikmetli sözleri hem günlük yaşamda kimlerle beraber olduğumuzu göz önünde bulundurarak hem de sosyal medya platformunda kimlerle etkileşim halinde olduğumuza bakarak iyice bir düşünelim .

    Allah (cc) hepimize iyilerden olabilmeyi nasip etsin. (Amin)

  • Allah’ın Ölçüsü

    Ebu Hureyre (r.a.) den nakledilen bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Allah sizin suretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve işlerinize bakar.” (Müslim, “Birr”, 34)

    İmaj ve görüntünün en belirleyici etkenlerden biri olduğu ve bunun için büyük harcamaların yapıldığı günümüzde, Allah Rasulü’nün bize hatırlattığı bu ölçüyü tekrar tekrar okuyup hafızamıza yerleştirmeliyiz.
    Allah sizin suretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve işlerinize bakar.
     Görüldüğü üzere Yüce Allah bu ölçüyle, niceliği değil niteliği, kabuğu değil özü, maddeyi değil manayı, şekle indirgenmiş ameli değil samimi niyeti öncelemekte ve bunu önemsemektedir. 
    Gizli ve aşikar her şeyi bilen” (Nahl, 16/19), “kalblerin gizlediklerine vakıf olan” (Gâfir, 40/19) Cenabı Hak katında kalıcı olan, niyetlerimiz ve amellerimizdir. Ceza veya ödüle değer bulunacaklar da bunlardır. Ne izafi ve itibari olan dış güzelliğimiz, ne elimizde emanet olan mal ve servetimiz, ne de ancak faniler için bir değeri olan makam ve mevkimiz ilahi adalet terazisinde yer alacaktır. 

    Orada tartıya girecek şey, Allah’ın bize lutfettiği bu nimetleri olumlu ya da olumsuz yönde kullanmamız, başka bir ifadeyle bunları değerlendirirken, göstereceğimiz niyet, tutum ve davranışlarımızdır.
     Onun için Cenabı Hak, “mal ve çocukların fayda vermeyeceği hesap gününde ancak selîm bir kalbin işe yarayacağını” (Şuarâ, 26/89) bildirmiştir.
    Allah Rasulü de, “yapılan işlerin ancak niyetlere göre değer kazanacağını” (Buhari, “İman”, 41) ifade etmiştir. Onun için insanlar sadece “iman ettik” demekle kurtulamayacaklardır. (Ankebût, 29/2) Hatta namaz kıldık, oruç tuttuk, defalarca Hac ve Umre yaptık demek de yeterli olmayacaktır. Acaba bu ibadetlerle ulaşmamız arzu edilen ahlaki niteliklere sahip olabildik mi? 
    Halkın ve Hakk’ın lehimize şahitlik yapabilecekleri bir düzeye ulaşabildik mi? Mahşer gününde, başta ailemiz olmak üzere kimsenin yakamıza yapışmayacağı bir hayat yaşayabildik mi? Arkamızda kalanlara, hiç tükenmeyen, harcandıkça çoğalan bir ahlak ve fazilet mirası bırakabildik mi? İşte bu sorulara vereceğimiz cevaplar Müslümanlığımızın kalitesini de belirlemiş olacaktır.

    Maddi refahımız ve bedenî zevklerimiz için gösterdiğimiz gayretin küçük bir kısmını bu alana taşımamız bile, hesap gününde yüzümüzün ak olmasına yeterli olabilecektir. Cenabı Hakk’ın neye değer verdiğinin ve hesap gününde neyi ölçü alacağının açık beyanıdır.  Üç günlük dünyada itibar vesilesi olduğu için bakımına azami gayret gösterdiğimiz bedenî varlığımızın, üzerine titrediğimiz servetimizin, ebedi alemde, hesabını vermek zorunda kalacağımız bir yük olduğunu unutmamalıyız.

    Peygamberimizin şu sözüne kulak verelim:


    “Kıyamet gününde bir kul şu sorulara muhatap olmadıkça yerinden ayrılamaz:
    *Ömrünü nerede ve nasıl geçirdi?
    *Öğrendiği bilgiyle ne yaptı?
    *Malını nereden kazandı ve nereye harcadı?
    *Vücudunu nerede yıprattı?”

    (Tirmizi)

     

     

  • Ne istiyoruz?

     Bakara suresi 200, 201. ayetlerde Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

    (Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla)

    İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, “Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” derler; böyle kimseler için ahirette bir nasip yoktur. Onlardan öyle kimseler de vardır ki, ‘Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, Ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından muhafaza eyle.’ derler.”


    İnsan, neden sadece dünyadan nasip ister ki, hem dünyadan hem de ahiretten istemek dururken diye düşünsek de “Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.”diyen insanlar arasında acaba biz de var mıyız? 

    Dünyaya dair isteklerde acaba aşırıya kaçıyor muyuz ?

    Bu ayetin yaşamımıza yansıması üzerine biraz düşünelim:
    Herkes yapılan haksızlıklardan, adam kayırmalardan şikayetçidir. Tabi ki de başkaları yaptığında şikayetçidir çünkü kendi yaptığında bunun adı haksızlık değil iş bilmek olur, nüfuzunu kullanmak olur, hatta herkes yapıyor olur vs…

    Şimdi bir insanın geçimini kazanmak için bir işe giriştiğinde başkalarının  hakkını gasbetmesi “Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” anlamına gelmez mi?
     

    İşlerinin çok yoğun olduğunu bahane eden ve gün içinde namaza vakit ayırmayan, sosyal statüsünü Allah’ın rızasına tercih edenler, namazın ölmeye yakın yapılan bir ibadet olduğunu düşünenler Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.”  demiş olmaz mı? 

    Miras paylaşırken Allah’ın Kuran’ı Kerim’deki hükümlerini, eskilerin hikayeleri olarak değerlendiren ve üç kuruş fazla alabilmek için ayetleri yalanlayanlar Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” demiş olmaz mı?
     

    Günlük yaşamında kendisinin arkasından konuşulmasından hoşlanmayan bizler,  verilen sözlerin yerine getirilmemesinden şikayetçi olan bizler, çok küçük meseleler için bile yalan söylenilmesine kızan bizler, kişilik özelliklerimiz ya da yaptıklarımızla alay edilmesine sinir olan bizler, acaba kişisel menfaatlerimiz  ya da zevklerimiz için yukarıda söz ettiğimiz hallerin kaçını başkalarına – hem de hiç düşünmeden – yapıyoruz?
      Ne yazık ki hepimiz biraz düşünüp içimize döndüğümüzde bunları yaptığımızı hem de hiç düşünmeden yaptığımızı fark ediyoruz.    

     İşte insan bunlar üzerinde düşünmediğinde ya da düzeltmek için çaba göstermediğinde  “Rabbimiz! Bize (nasibimizi) dünyada ver.” demiş olur çünkü ahireti istemek sadece dua ile yapılan bir şey değildir.Bizim fiillerimize, yaşantımıza yansıması gereken hallerimizdir.

    Dillerimiz; yalana, dedikoduya, suizanna, iftiraya, hakarete ve gıybete alet olmamalı, gönül kırmak için değil yapmak için açılmalıdır.

    Peygamberimizin ifadesiyle ya hayır söylemeli ya da susmayı tercih etmelidir. (Müslim, İman, 74/173.) 

      Allah’ın emir ve yasakları ile  kişisel menfaatlerimiz çatıştığında – nefse ağır da gelse – Allah’ı ve ahireti seçebilmeliyiz. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. ( Bakara 3)Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. (Bakara 4)Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. (Müminun 3)Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. (Müminun 8)

     Şimdi namazda okuduğumuz bu duayı tekrar düşünelim ve duaya uygun yaşamak için tövbe edip yeni bir başlangıç yapalım.
    رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
     Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!                            (Amin.)