Etiket: Düşünce yazısı

  • Dua

    Dua ifadesi bizim zihnimizde sıkıntılı zamanlarda yardım istemek için Allah’a yalvarmak ya da sadece namazlardan sonra tekrarlamayı adet haline getirdiğimiz bir davranıştan ibaretmiş gibi geliyor. En azından bende öyle.

    Oysa manevi disiplini birinci ağızdan öğrendiğimiz Allah Resulü Hz Muhammed Sallallahu aleyhi sellem Efendimizin yaşamında dua neredeyse her fiilin ya başında ya sonunda, bazen de başlarken ayrı biterken ayrı olmak şartıyla her anında.

     Elbisesini giyerken, devesine binerken, bir yokuş inişinde veya çıkışında, yatağına yatarken ve uykudan kalkarken, tuvalet ihtiyacını gidermeden önce ve giderdikten sonra, evden dışarıya adım atarken, kısacası her durumda dua eder, Allah’ı anardı. Zikir, gün boyunca onun (sas) dilinde, gönlünde ve zihninde idi. Yemeğe başlarken mutlaka besmele çeker, sonunda da hamd ve senâda bulunup şükrederdi. Gece Allah’ı zikrederek yatar, yine Allah’ı zikrederek kalkardı.

    Sabaha ya da geceye başlarken:

    Allah’tan başka ilah yoktur. Tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamdler O’nadır. O, her şeye kadirdir. Rabbim! Bu gecede olacak hayrı, bundan sonra olacak hayrı senden taleb ediyorum. Bu gecede olacak şerden ve bundan sonra olacak şerlerden sana sığınıyorum. Rabbim! Tembellikten, yaşlılığın kötülüklerinden sana sığınıyorum. Rabbim! Cehennem azabından, kabir azabından sana sığınıyorum!” 

     Resulullah (sav) sabah olunca aynı duayı sabah için yapardı. 

    Peygamberimiz (sas) tuvalete girerken ve çıkarken şöyle dua ederdi:

    Girerken:

    Allah’ım pislikten ve pis şeylerden sana sığınırım.”(Buhârî, Da’avât, 15)

    Çıkarken:

    Üzerimden sıkıntıyı kaldıran ve bana afiyet veren Allah’a hamdolsun.” (İbn Mâce, Tahâret, 10)

    Peygamberimiz (sas) abdeste başlarken ,” Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla şeytanların vesvesesinden ve onların yanımda olmalarından ya Rabbi sana sığınırım” şekilde dua ederdi. Ellerini yıkarken, Allah’ım senden iyilik, bereket dilerim ; uğursuzluk ve helaktan sana sığınırım, derdi. Ağzını yıkarken, Allah’ım Kur’an okumakta, sana şükretmekte, seni çok zikretmekte bana yardımcı ol, derdi.

    Burnuna su verirken, “Allah’ım ben kulundan razı olduğun halde Cennet kokularını bana koklat” , derdi. Yüzünü yıkarken, “Ey Rabbim! Veli kullarının yüzlerinin ağardı günde benim yüzümü de ilahi nurunla nurlandır.” derdi.

    Sağ konunu yıkarken, “Ey Rabbim! Kitabımı sağ tarafımdan ver ve hesabımı kolaylaştır.” Sol kolunu yıkarken “Ey Rabbim! Kitabımı sol tarafımdan ve arkamdan da verme!”. derdiBaşını mesh ederken,” Allah’ım beni rahmetine gark et, Senin himâyenden başka bir himâyenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.” derdi. Boynunu mesh ederek ” Allah’ım boynumu cehennem boyunduruğundan azad eyle.” diye dua ederdi. Ayaklarını yıkarken” Ya Rabbi Nice ayakların kaydığı günde benim ayaklarımı sırat üzerinde sabit kıl.” şeklinde duasını tamamlardı.

    Yemekten sonra şöyle dua ederdi :

    Bizi yediren, bizi içiren ve bizi Müslüman yapan Allah’a hamdolsun.” 

    Evden dışarıya adım atarken;  

    Ey Allah’ım! Hak yoldan sapmaktan, saptırılmaktan; ayağı kaymaktan, kaydırılmaktan; zulmetmekten, zulme uğramaktan; cahillik etmekten veya cahillikle karşılaşmaktan sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 11)

    Peygamberimizin (sas), yolculuğa çıkmadan önce dudaklarının arasından şu cümleler dökülürdü:

    Allah’ım! Yolculuğun yorgunluk ve sıkıntılarından, yoldan kötü bir şekilde dönmekten, iyi hallerden kötü hallere düşmekten, mazlumun bedduasından, mala ve aileye gelecek kötülüklerden sana sığınırım.” (Müslim, Hac, 426)

    Bineğine binerken :

    Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! Ve biz kuşkusuz rabbimize geri döneceğiz. (Zuhruf, 43/13-14)

    Rasûlullah (sas) uyumak istediği zaman sağ elini yanağının altına koyarak şöyle derdi:

    Allah’ım! Senin isminle ölür, senin isminle dirilirim.” (Buhârî, De’avât, 7-8; Müslim, Zikr, 59)

     Bu örnekler çoğaltılabilir. Burada esas olan günümüz Müslümanı, söylemek biraz zor ama, Allah’ı unuttu. Allah’la olan irtibatını kesti. Günümüz insanı demiyorum özellikle günümüz Müslümanı diyorum. Namaz kılarken bile Allah’ı düşünmediğimiz rekatlar geçiyor. Telaşla alınan abdest, telaşla ve akılda dolaşan binbir garip düşünceyle kılınan namazlar… Düzelmesi gereken bir ilişki var ortada. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmrân, 3/191) ayet-i kerimesindeki her an ve her durumda Allah’la irtibat halinde olan Müslüman olmak için çabalama vakti…

    (Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Resûl´ün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!

                                               (Furkan /77)

  • Soyu Kesik

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile.  (Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser´i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.
    Kur’an’nın en kısa, mana bakımından da çok geniş sûresidir. Mekke’de nazil olmuştur. Müslümanlar ilk devirlerinde hem azınlıkta, hem de fakir idiler. Peygamber Efendimizin (sav) erkek çocukları da o sıralarda ölmüştü. Arap putperestleri bunları Müslümanlık için birer kusur sayarak onlarla alay ederlerdi. “Eğer Muhammed hak Peygamber ve getirdiği din de İlâhî bir din olsaydı herkes bu dîne giriverirdi. Ve Muhammed’in arkasına adını andıracak bir erkek evlâdı kalırdı. Adını sanını yaşatacak bir evlâdı bile yok!” diyerek halkı Müslümanlıktan soğutmaya çalışıyorlardı. (Arkasına erkek evlâdı kalmamış olanlara Araplar ebter derler ki, güdük kaldı, arkasından adını anacak kalmadı, demektir) İşte bütün bunların birer dedikodudan ibaret olduğunu bildirmek için Allahu Teâlâ bu sûreyi inzal buyurdu ve bununla Peygamber’e ve müslümanlara büyük bir müjde verdi.Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Yâ Muhammed! Muhakkak ki biz sana Kevser verdik. Sen bundan dolayı Allah’a şükret, ibadet et…” 

    “Habîbim! Ben sana öyle bir rütbe, öyle bir din verdim ki: O, çölün ortasından fışkıran ve rastgeldiği her şeye yeni, taze, ebedî bir hayat veren suyu bol bir ırmak gibidir. Bu manevî ve İlâhî kaynaktan fışkıran feyiz ve bereket, hayır ve fazilet hiç kesilmeden akacak ve sınırlarını genişleterek beşeriyetin vicdanını çöl kısırlığından kurtaracak, onu yepyeni bir hayata kavuşturacak ve kıyamete kadar hiçbir engel onun akışını durduramayacaktır. Böylece senin adın sanın da her zaman ve her yerde söylenecek, kalplerde yaşayacak, dînin dünyaya yayılacaktır. Dünyada olduğu gibi âhirette de Kevser nîmeti, Kevser ırmağı sana verilecektir. O’nun sahibi sen olacaksın ve ondan kana kana içenler mes’ut ve bahtiyar olacaklardır.Şunu kesin olarak bil ki: Güdük kalacak, sonu gelmeyecek, adı sanı unutulacak olan sen ve senin dînin değil, asıl sana ve senin dînine düşman olanların kendileridir. Onların soyu sopu kalmayacaktır. Öyle ise bu büyük nîmeti sana veren Rabb’in için, evet yalnız O’nun için namaz kıl, ihlâs ve tam bir bağlılık ile ibadet et, kurban da kes; kulluğunu göster.”

    İşte bu İlâhî hitap, daha ortada bir şey yok iken Müslümanlığın dünyaya nasıl yayılacağını, onun nasıl bir saadet ve fazilet kaynağı olduğunu, bu dîne düşman olanların her zaman ve her yerde ebter ve güdük kalacaklarını, dünyada nam ve nişanları kalmayacağını haber veriyor ve Peygamber’in de kıyâmete kadar adının anılacağını, dünyada olduğu gibi âhirette de Kevser nîmetinin kendisine verildiğini müjdeliyordu. Nasıl ki öyle olmuştur ve öyle olacaktır.Bu tükenmek bilmeyen nîmete karşı Cenâb-ı Hakk’ın namaz ve kurban ibadetleri ile emir buyurması, bu ibadetlerin Allah yanındaki yüksek mevkilerini ve önemini gösterir.

  • İflas Etti!

    Ebu Hureyre (r.a.) nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasulü (s.a.s.) arkadaşlarına şu soruyu yöneltti: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” Ashab, “bize göre müflis, parası ve malı zarara uğramış kişidir ” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “ümmetimin müflisi, Kıyamet gününe; namaz, oruç ve zekat görevlerini yerine getirdiği halde, ona-buna sövmüş, iftira etmiş, şunun-bunun (haksız yere) malını yemiş, kanını dökmüş, onu-bunu dövmüş olarak gelen kimsedir. Bu kişinin iyiliklerinin sevabından hak sahiplerine verilir. Borcu ödenmeden sevabı biterse diğerlerinin günahları ona yüklenir, sonra da Cehenneme atılır” buyurdu.                    (Müslim, “Birr”, 59)

    İlk bakışta bu hadisten çıkartabileceğimiz anlam, İslam’ın sadece belirli ibadetleri yerine getirmekle hakkı verilebilecek bir din olmadığı, Müslümanın da yalnızca bazı ritüelleri uygulayarak dînî görevlerini tamamlamış sayılmayacağı hususudur. Şüphesiz namaz, oruç, zekat gibi ibadetler bu dinin temel rükunleridir. Ancak bu ibadetler yoluyla insanın kazanması gereken güzel davranışlar ortada yoksa, dinin gerçek amacı olan dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak güzel ahlak, o kimsede görülmüyorsa, Allah ve Rasulü’nün hoşnutluğunu kazanmak mümkün değildir.

    İnsanları rahatsız ederek, haklarını gasb ederek, onurlarını rencide ederek, onlara zulmederek iyi bir Müslüman olunamayacağı açıktır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle bu kimse müflistir. Çünkü ahiret sermayesini denkleştirememiş, kazandıkları da hesap gününde borçlarına yetmemiştir.   Kur’an’da ve Sünnette yer alan pek çok hüküm insanlar arası ilişkileri düzenleyen kurallardır. Din sadece zihinlerde ve gönüllerde yer alan ve hayata yansımadığı için de ne olduğu anlaşılamayan soyut bir kavram değildir. Gerçek din sosyal yaşama yansıyan hallerin bir bütünü ve kişinin yaşam tarzıdır. Müslümanın her halinde iyilik ve kul hakkı hassasiyeti olur. Çıkarcılık, nefse düşkünlük, neme lazımcılık olmaması gereken hallerdir.

    Öyle olsaydı Hz. Peygamber, başkalarına yapılan haksızlıkları, Cehenneme götüren davranışlar olarak nitelendirmezdi.

     Onun için sevgili Peygamberimiz(sav), toplumsal sorumluluğun önemini ve neme lazımcılığın tehlikeli sonucunu şu güzel örnekle insanlara anlatmıştır: “Allahu Teala’nın çizdiği sınırlara riayet etmeyen kimse(ler) bir gemiyi altlı üstlü paylaşan şu topluluğa benzerler: Altta olanlar, su almak istedikleri zaman, üsttekilerin yanına çıkıp, “biz kendi yerimizi delerek su alsak da sizi (üsttekileri) rahatsız etmesek” deseler, onlar da bunları kendi hallerine bırakıp müdahale etmeseler, hepsi birlikte helak olurlar. Eğer mani olurlarsa, onlar da kendileri de hep birlikte kurtulmuş olurlar. (Buhari, “Şerike”, 6)

  • Kur’an’ı Yüceltirken Ona Yabancılaşmak


    Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?” 

                        (Kamer, 54/22) 

    Günümüz insanı, Kur’anın  emir ve yasaklarına uymak, üzerinde düşünüp öğüt almak yerine ; Kur’an-ı Kerimi âdeta bir dua kitabı gibi görmekte, belirli zamanlarda okumakla ona karşı görevinin tamamlandığını düşünmektedir.

    Toplumun Kur’an’a karşı olan saygısı içerdiği emir ve buyruklara saygıdan bağımsız bir hâl almaktadır. 

    Kur’anın maddi varlığına saygı duyar, sıradan bir kitap muamelesi yapmayız. Ele aldığımızda öpüp başa koyarız, belden aşağıya asla sarkıtmayız. Hele hele yere konulmasını onun kutsiyetiyle hiç de bağdaştırmayız. Son yıllarda özellikle Batıda yükselen İslam düşmanlığı ile Kur’an-ı Kerime yapılan saldırılara tepki gösterirken, hükümlerine yapılan saldırılara  kimsenin ses çıkarmaması garip  değil midir?

    Kur’an’la olan ilişkide insanlar, bir taraftan onun maddî varlığını yüceltmiş; diğer taraftan faiz, miras, namaz, zekat, ana baba hakkı gibi pek çok konuda, Kur’anın sınırlarını yok saymaktan geri durmamıştır. Dolayısıyla o ; anlaşılan, üzerinde akıl yürütülen bir kitap olmaktan gittikçe uzaklaşmıştır.

    Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, 

    sorularını defalarca soran ilahî kelamın, anlaşılmasına gereken önemin verilmemesi günümüz Müslümanlığının en önemli problemidir. 

     Ashab için Kur’an’ın maddî varlığı  ne araştırma objesi, ne sanat vesilesi  ne de kutsama nesnesiyidi. Onların bütün meselesi anlamak ve yaşamak; işitmek ve itaat etmekti. 

    Evet, Allah’ın boyası ile boyanmak, vahyin rengini almak, onların esas gayesi idi. (bk. Bakara, 2/138)

    Kur’an’a yabancılaşmamak için onu hayata taşımamız gerekir. Bunun için de hayatın içinde ayetlerle ilişki kurabilecek bir vahiy kültürüne ihtiyacımız vardır. 

    Sıkıntılara maruz kaldığımız bir durumda, “Andolsun ki biz sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) ayetini unutmamak.

     Hak ve adalet sorumluluğu gerektiren bir durumda “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun. Adaletle şahitlik eden kimseler olun.”(Maide, 5/8) ikazını hatırlayabilmek.

    Kin ve husumet duygularının depreştiği durumlarda “Ey rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer verme.” (Haşr, 59/10) ayetlerini terennüm edebilmek.

    Nefsimizin yılgınlığı yüzünden namazı kılmakta gevşeklik gösterdiğimizde, zekat vakti geldiğinde paraya kıyamadığımız zaman “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”(Bakara 43) ayetini hatırlayabilmek.

    Bulunduğumuz ortamda gıybet edildiği vakit “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! (Hümeze :1) ayetlerini insanlara ve kendimize söylemek. 

    Kur’an’a gereken değeri vermek onun hükümlerini yaşama uygulamaktır.

  • Susmak mı Konuşmak mı?

     Günahların sıradanlaştığı bir dünyada yaşıyoruz.  Allah’ın yasakladığı çoğu fiil,  yaşamdan zevk almak, anın tadını çıkarmak gibi süslü elbiseler giydirilip, renkli ambalajlarda her türlü platformda insanlara sunulur olmuş. Film repliğinde “Ben yalan söylemeyi beceremem ki…” diyen damat adayına “Merak etme, yakında alışırsın” diyen Adile Naşit gibi olduk hepimiz.

    Yasak olan her şeyin bir cazibesi, çekici bir yanı var. İnsanların büyük çoğunluğunun bu kadar çabuk aldanması da bu çekiciliktir. 

       Gıybet, laf taşımak, yalan, içki, zina, kumar, faiz, haksız kazanç… terim olarak itici, soğuk görünseler de hayatın değişik zamanlarında insanların keyifle yaptığı eylemlere dönüşmektedirler. 

    Dedikodunun -kişinin duyduğunda üzüleceği veya utanacağı bir kusurundan bahsetmesinin- bu günahlar arasında ayrı bir yeri vardır, kendine göre de bir tadı…Peki neden?

    Her şeyden önce kolaydır, orada olmayan, kendisini savunamayan birinin hakkında konuşmak, yüzüne söylemeye çekindiğiniz ne varsa sayıp dökmek. Bunu yaparken de kendini temize çıkarmak, lafını ettiği kişiyi aşağılarken üste çıkmak, başkalarını karalarken beyazlaştığını sanmak, kendinde bu kötü hallerin olmadığını düşündürmektir.

    İkinci olarak konuşulacak ortak konudur. Herkesin ilgi alanları, yaşama bakış açısı, olaylardan anladığı farklıyken ,arkasından konuşulan kişi ya da onun yaptıkları, sözleri hakkında herkesin söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.

     Üçüncü olarak  peşindir, muhattabında hemencecik etkisini gösterir. Merak uyandırır, dikkatleri üzerine çeker. Peşin olanı sevmek aynı zamanda insanın dünya menfaatlerine olan düşkünlüğünün de belirtisidir. “İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir.” ayetinde uyarılan kişilerdeki ahirete imandaki zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Dünyayı, yani peşin olanı tercih etmek, ahireti uzak gelecek olarak görmek insanoğlunun kendisini kaptırdığı en büyük hastalıktır. Allah kullarını en çok bu konuda uyarmaktadır. 

    Hayır, doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, ahireti ise bir yana bırakıyorsunuz” (75/20,21)

    Dördüncüsü ucuz intikam yönetimidir. Lafı geçen kişiyle geçmişte yaşanan herhangi bir olumsuzluk, sürtüşme ya da kaybedilmiş bir yarış varsa onun rövanşını almak için fırsattır. İtibar suikastıdır, değersizleştirme çabasıdır. Hatta sadece sözü geçen kişiyle de kalmayıp ona benzeyen, onunla aynı işi yapan herkese kadar uzanan kirli bir dildir. Tüm hacı, hocalar böyle, tüm doktorlar aynı gibi genellemelerle gıybetin veya iftiranın çemberi genişletilerek günahını da çoğaltma çabasıdır. Ne yazık ki bu söz ettiğim hal az ya da çok hepimizde olan, farkında olarak ya da olmayarak hepimizin bulaştığı bir davranış biçimidir. Küçük yaştan itibaren büyüklerimizden öğrendiğimiz ve ne yazıktır ki çocuklarımıza da öğreteceğimiz davranış biçimidir.

    Sonuç olarak hem kendimize hem de çocuklarımıza yapacağımız büyük bir iyilik varsa o da susmaktır.  Fitili ateşlenmiş bir gıybeti büyümeden söndürmektir. Ebû’d-Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.” (Tirmizî, Birr 20)

    “Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kişidir”.(Buhârî, Îmân 4, 5, Rikak 26)

    Bir gün Rasûl-i Ekrem (sav) devesinin üzerinde, arkadaşları da O’nun önünde gidiyorlardı. Muâz bin Cebel (ra):

    “-Ey Allâh’ın Elçisi! Siz’i rahatsız etmeyeceksem, yanınıza yaklaşmamaya izin verir misiniz?” diye sordu.

    Peygamber Efendimiz izin verince Muâz (ra):

    “-Canım Sana fedâ olsun, yâ Rasûlallâh! Cenâb-ı Mevlâ’dan niyâzım, bizim emânetimizi Sen’den önce almasıdır. Allah göstermesin ama, Sen bizden önce vefât edersen, Sen’den sonra hangi ibâdetleri yapalım?” diye sordu.

    Hz. Peygamber (sav) bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine Muâz (ra):

    “-Allah yolunda cihâd mı edelim?” diye sordu.

    Peygamber Efendimiz (sav):

    “-Allah yolunda cihâd güzel şeydir; ama insanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyurdu.

    “-Yani oruç tutmak, zekât vermek mi?”

    “-Oruç tutmak, zekât vermek de güzeldir.”

    Muâz (ra) bu minvâl üzere insanoğlunun yaptığı bütün iyilikleri sayıp döktü. Rasûl-i Ekrem (sav) her defasında:

    “-İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyuruyordu.

    Hz. Muâz (ra):

    “-Anam-babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sorunca Peygamber Efendimiz (sav) ağzını gösterdi ve:

    “-Hayır konuşmayacaksa susmak.” buyurdu.

    Muâz (ra):

    “-Konuştuklarımızdan dolayı hesaba mı çekileceğiz?” diye sordu.

    Bunun üzerine Rasûlullah (sav) Hz. Muâz’ın dizine hafifçe vurarak ona şunları söyledi:“-Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayırlı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzûra kavuşunuz.” (Hâkim, IV, 319/7774)

    Unutmayın susan her zaman kazanır.

    Allah’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, Edeb 31, 85)

    Labels: deneme 

  • Neden düşünmüyoruz?

    Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

    Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.

    Hâla akıl erdiremiyor musunuz?

    İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.

    Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah´ın kudretine) işaretler vardır.

    Kuran-ı Kerim’de birçok ayetin sonunda bu ve buna benzeyen ifadelerin bulunması tesadüf olmadığına göre “düşünme, hikmet, feraset” gibi kavramların hayatımızda daha çok yer alması gerektiği emredilmişken, ne kadar az düşündüğümüzü, tefekküre ne kadar az zaman ayırdığınızı fark ettiniz mi? 

    Yaşamı boyunca insanlar dünya ve ahiretleri için hiçbir işe yaramayacak gereksiz pek çok şey için zaman harcarken; düşünmek, herhangi bir konu hakkında tefekkür etme noktasında genellikle zayıf kalmakta daha da garibi düşünen insan toplum tarafından kınanmaktadır.

     Niçin daha fazla zaman diyorum çünkü haz ve hız çağında yaşadığımız iddia ediliyor. İnsanlar neyi kovaladıklarını bilmeden bir koşuşturmanın içinde ömürlerini tüketiyor. Dünya yaşamı için olmazsa olmaz kabul edilen “okula git, sınavlar kazan, iş bul, evlen, araba al, ev al vs vs” gibi uydurma hedeflere ulaşmak adına küçük yaşlarda başlayan ve ölene kadar sürecek bir koşuşturma… Bu hız içinde yavaşlamak hatta durup düşünmek için bize vakit tanınmıyor. 

    Kabul etmek gerekir ki yaşadığımız çağda pek çok şeye çok hızlı ulaşabiliyoruz, eskiye nazaran gideceğimiz yere çok daha hızlı gidiyor, dünyanın öbür ucu ile haberleşebiliyor, oturduğumuz yerden farklı kültürleri ve farklı coğrafyaları tanıyabiliyor, işlerimizi kurumlara gitmeden, saatlerce beklemeden birkaç tık ile çözebiliyor, çarşı pazar gezmeden alışveriş yapabiliyoruz. Bütün bu hızlı işlemlerin sonunda insanlara  ciddi bir zaman kalması gerekiyorken, nasıl oluyorsa birçok insana yirmi dört saat bile yetmiyor. Bu garip çelişkinin cevabı sanırım “tabiat boşluk kabul etmez” ilkesinde saklı. İnsanlara kalan bu vakti dolduran  genellikle sosyal medya ve malayani oluyor. 

    İnsan yaşantısında Hak’kı hakim kılmazsa, batıl boşlukları en güzel şekilde (!) doldurur, durumu var ortada. 

    Günümüz Müslümanlarının büyük bir çoğunluğunun şirk ve masiyet pisliğinde kirlenmiş olmasının, basiretlerinin körelmiş,  ferâsetleri kararmış olmasının, dolayısıyla dosta düşman, düşmana dost, hakka ve hayra mâni, batıl ve şerre yardımcı ve daha acısı işledikleri bu masiyetlerinden habersiz bulunmasının yegane sebebi de batılla olan meşguliyetleridir. 

    Batıl olarak tanımlanan gümüzde Batılıların bütün dünya insanlarına dayattığı popüler ve seküler kültür. Reklamı fazlaca yapılan ve günümüzün geçer akçesi gibi gösterilen bu dayatmayı, Müslüman yaşamından uzaklaştırmalı, hakkı ve Müslümanca yaşam tarzını hayatının merkezine almalıdır. Bunun için de Kuran ve sünnet bilincine sahip olmayı sağlayacak okumalara ihtiyaç vardır, ayrıca okuduklarımız üzerine uzun ve ayrıntılı düşünmek de gerekmektedir. 

     Bakara suresinde “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler.” ayetinde geçen hakkını gözeterek okurlar ifadesine dikkatinizi çekmek isterim. 

    Hakkını gözeterek okumak, üzerine düşünmek, ayetin nazil olduğu tarihi gerçekliğin ötesine geçerek ayetin muhatabı olduğunun bilinci ile bu ayet bize ne diyor diyebilmektir . Benim yaşamımla bu ayet arasında nasıl bir ilgi var ve ben bu ayeti hayatıma nasıl uygularım sorularına cevap aramaktır. 

    Günümüz insanının Kur’an’la olan ilişkisinde dikkati çeken durum şu şekildedir: Kur’an’ın maddî varlığını yüceltmiş; diğer taraftan faiz, miras, namaz, zekat, ana baba hakkı gibi pek çok konuda, Kur’anın sınırlarını yok sayılmaktan geri durulmamıştır. Dolayısıyla o, anlaşılan, üzerinde akıl yürütülen bir kitap olmaktan gittikçe uzaklaşmıştır.

    Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, sorularını defalarca soran ilahî kelamın, anlaşılmasına gereken önemin verilmemesi bugünün Müslümanlığının en önemli problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ashab için Kur’an’ın maddî varlığı ne araştırma objesi, ne sanat vesilesi ne de kutsama nesnesiydi. Onların bütün meselesi anlamak ve yaşamak; işitmek ve itaat etmekti. 

    Kur’an’a yabancılaşmamak için onu hayatımıza taşımamız gerekir. Bunun için de hayatın içinde ayetlerle ilişki kurabilecek bir vahiy kültürüne ihtiyacımız vardır. 

     Sıkıntılara maruz kaldığımız bir durumda, “Andolsun ki biz sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) ayetiyle sabretmek. 

     Hak ve adalet sorumluluğu gerektiren bir durumda “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun. Adaletle şahitlik eden kimseler olun.”(Maide, 5/8) ayeti gereğince şahitlik etmek. 

    Anne ve baba yaşlandığında kardeşlerden kim onlara sahip çıkacak sorusuyla karşılaşıldığında“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”(İsra, 23) ayetinin muhatabı olarak ben diyebilmek. 

    Kin ve husumet duygularının depreştiği durumlarda “Ey rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer verme.” (Haşr, 59/10) ayetlerini tekrar edebilmek.

    Nefsimizin yılgınlığı yüzünden namazı kılmakta gevşeklik gösterdiğimizde, zekat vakti geldiğinde paraya kıyamadığımız zaman “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”(Bakara 43) ayetini hatırlayabilmek.

    Bulunduğumuz ortamda gıybet edildiği vakit “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! (Hümeze :1) ayetlerini insanlara ve kendimize söylemek. 

    Kur’an’a gereken değeri vermek onun hükümlerini düşünüp yaşama uygulamaktır vesselam.