Etiket: Yaşam tarzı

  • İyilerden Olabilmek

    Hz. Adem’in oğulları Habil ve Kabil ile başlayan ve kıyamete kadar da aralıksız devam edecek olan iyi ve kötü mücadelesi… Her insanın fıtratında var olan çıkarcılık kişinin tarafını belirlemekte önemli bir yere sahiptir. Seçimi peşin olana meyilden dolayı anlık hazlar ve kişisel çıkarlarına göre yapanlar, kötüler arasında yer alırken; seçimini hesap gününü düşünüp Allah’ın rızasına uygun yapanlar, iyiler arasındaki yerlerini alırlar. “Onlar, Allah´a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır. (Al-i İmran /114)

    İyi ve kötü insan arasındaki temel fark Allah’a ve hesap gününe olan ya da olmayan imanıdır. Dünyaya bir kere geldik anlayışı iki taraf için de geçerlidir. Kötüler dünya hayatının tüm hazlarını yaşamak için çabalarken; iyiler anı değerlendirmek, hesap günü için hayırlı kazanç elde etmek için uğraşırlar.
    Allah (cc) Şems suresinde “… nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” buyurmuştur. İyilerin, nefislerini kötülükten arındırma mücadelesini diri tutmak için de salih amellere ihtiyaçı vardır.
    “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin! O’nu sabah akşam aralıksız tesbih edin!” (Ahzâb, 41-42) ayeti, Rasûlullah (sav):
    “ Dilin dâimâ Allah’ın zikriyle ıslak olsun!” . (Ahmed, IV, 188; Tirmizî, Deavât, 4/3375) tavsiyesi mücadele ruhunu diri tutmak, günlük yaşamın karmaşası içinde Allah’ı ve ahiret gününü unutmamak için gereklidir.
    Allah’ı sabah akşam aralıksız tesbih etmesi için de kişinin yaratılış gayesini unutmaması ve manevi disipline sahip olabilmesi ancak namaz ile mümkündür. Günlük koşuşturmanın arasına beş defa girecek, ruhuna nefes arası verdirecek ve bize Allah’ı hatırlatacak tek şey “namaz”… Çünkü insan unutur. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için var edildiğini unutur, kendini sorgulamayı unutur, iyiliği unutur, sabretmeyi unutur, Allah’ın ona verdiği nimetlere şükretmeyi unutur, şeytanın kendine düşman olduğunu unutur, ölümü ve yeniden dirilişi unutur, temizliğin imanın yarısı olduğunu, emredildiği gibi dosdoğru olmayı unutur, ahireti ve hesap gününü unutur, unutur da unutur…

    Bunu için Allah (cc) beş vakitte toplam kırk defa ceza günü hatırlatır bizlere, kime ibadet edildiğini, kimden istendiğini hatırlatır, kime benzenilir, kimden uzak durulur onu hatırlatır ve müslümanı şu şekide tanıtır:
    Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah´ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. (Nur /37)
    Allah Resûlünün dini ayakta tutan direk olarak tanımlamasının nedeni de namaz unutmayı engelleyecek, manevi disiplini yaşama yerleşmesini sağlayacak tek ibadet olmasındandır. Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et, uyarısı hem Allah Resulü hem de tüm Müslümanlara yapılmıştır. Namazın insanların hayatlarından çıkmasıyla başlayan ve günümüzde neredeyse sıradanlaşan cinayetler, dolandırılma vakaları, içki, sanal kumar, zina ve aldatmalar toplumun huzursuz ve depresif hale gelmesine en temel sebebidir. İnsanlar namazı unuttu, namazla birlikte Allah’ı unuttu, hesap vereceğini unuttu, insanlığını unuttu. “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem /59) ayeti günümüz Müslüman toplumların geldiği son noktayı özetler niteliktedir. İyilerden olabilme çabasının en önemli kısmı namaza olan hassasiyettir ki o olmadan iyilerden olmak mümkün değildir.
    İyi bir insan olabilmek için iyi insanlarla birlikte olmak işin diğer önemli olan boyutudur.
    “Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.” (Tevbe, 119) ayetinde tavsiye edilen özü-sözü doğru olanlarla beraber olmak bizim de onlar gibi olmamız için kolaylaştırıcı bir zemin hazırlayacaktır.

    Bu konuda ehl-i hikmetten bir zat şöyle der:

    “Bayağı insanların mahallesinde oturma. Ayak takımı ile düşüp kalkma. Havaî kişiler arasında gezme. Edepsizlerle sohbet etme. Büyük insanların bulunduğu yere taşın. Onlarla sohbet et. Aklı başında irfan sahipleri ile konuş. Çünkü büyükler arasında olanlara düşman yaklaşamaz. İrfan sahipleri ile sohbette olana kötülük gelmez.”
    Bu hikmetli sözleri hem günlük yaşamda kimlerle beraber olduğumuzu göz önünde bulundurarak hem de sosyal medya platformunda kimlerle etkileşim halinde olduğumuza bakarak iyice bir düşünelim .

    Allah (cc) hepimize iyilerden olabilmeyi nasip etsin. (Amin)

  • İtidal

    İtidal kelimesi köken itibariyle adalet kelimesi ile aynı anlamdan gelmektedir. İki kelimenin ruhuna da aynı mana hayat vermiştir . Ne eksik ne fazla, tam ayarında, tam da olması gerektiği miktarda ifadeleri hem adalet için hem de itidal için anlam karşılığı olarak yeterlidir. Yaptığımız her işin hakkını vererek, gereken kadar, ne eksik ne fazla orta yolu tutmak, yaşamımızın her alanında sırat-ı müstakim üzere olmak Müslümandan istenendir.

    İtidallin zıttı ise ifrat ve tefrittir. Fazlalık yönünde sapmaya ifrat, eksiklik yönünde sapmaya da tefrit denir. İkisi için de aşırı uç ifadesi yerinde bir karşılık olur. Her ne kadar günümüzde uçlarda yaşamak farklılık gibi görünse de aslında insanın yaşam kalitesini düşüren, hem kendini hem de etrafındaki insanları sıkıntıya sokan bir tutumdur.

    Birinin, Allah’ın rahmetinden ümit kesmesi ifrattır. Çünkü Ayette belirtildiği üzere Allah’ın rahmetinden ancak sapıklar, kâfirler ümit keser. (Hicr 56)
    Allah’tan korkmayıp Allah’ın rahmetini garanti bilmek de tefrittir. Peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: (Her istediğini yapıp, rahmete kavuşacağını ümit eden ahmaktır.) [Tirmizi]
    Az ibadet etmek tefrittir. Gücünün yetmediği şekilde ibadet etmeye çalışmak da iftattır. Geceleri hiç uyumadan namaz kılmak, gündüzleri hep oruç tutmak, hanımından uzak kalmak, et, süt, tatlı gibi şeyleri hiç yememek, ifrattır, aşırı gitmektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Din kolaylıktır. Vasattan ayrılıp aşırı gideni din mağlup eder.) [Nesai]

    (Din kolaylıktır. Bir kimse, onu ince eleyip sık dokursa, din ona mutlaka gâlip gelir. Öyle ise, ifrat ve tefritten sakının, orta yolu tutun.) [Buhari]
    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’den yaptığı bir rivayette Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki :

    “Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın, sabah vaktinde, akşam vaktinde, bir miktar da gecenin son kısmında yürüyün (ibadet edin), ağır ağır hedefe varabilirsiniz. Unutmayın ki sizden hiç kimseye, yaptığı amel, cenneti kazandırmayacaktır” buyurdu.

    Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada daha ziyade vasatı hedef olarak göstermektedir. Çünkü en iyinin hududu yok, mükemmelin aranması, sonu gelmeyen vesveselerin içine sürükleyebilir.
    İbnu’l-Münir şöyle der:
    “Bu hadis, Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’in hak peygamber olduğunu gösteren bir delildir. Çünkü bizden öncekilerin gördüğü gibi biz de görüyoruz ki, dinde aşırı titiz, mükemmeliyetçi olan herkes yarı yolda kesilmiş kalmıştır”.
    Aslında bu hadisin maksadı, ibadetle ekmeli aramayı yasaklamak değildir. Zira bu övülmüş olan davranışlardandır. Bilakis, usanmaya sebep olacak ve farzı vaktinde yapmaya mani olacak nâfile ibadetlerdeki mübalağayı yasaklamaktadır.

    (Dinimizde ruhbanlık yoktur. Et yiyin, hanımlarınızla mübaşeret edin! [Nafile] oruç da tutun! Tutmadığınız günler de olsun! [Nafile] namaz da kılın! Uyuyun da. Ben bunlarla emrolundum.) [Taberani].

    Peygamberimizi insanüstü ya da insan dışı bir varlık gibi görmek ifrat, peygamberliği basite indirgemek, Allah’tan gelen vahyi insanlara bildiren aracı olarak algılamak, Hz. Peygamber’i ve onun sünnetini hafife almak ise tefrittir. Burada denge Kur’an’da Rabbimizin anlattığı Peygamber ve Rasûlullah’ın kendi örnekliğinden ortaya çıkan peygamber inancıdır: Beşer ama vahiy alan (Kehf, 110) vahiy almasına rağmen Allah bildirmezse gaybı bilmeyen (En’am, 50; Ali İmran, 179); maruf sünnetinin önünden yürünmesi yasaklanan (Hucurat, 1); çağırması basite alınmayan (Nur, 63) ama günahdan masun olup hatadan masun olmayan (Abese, 1) bir inanç itidal/denge üzeredir.

    Çok yemek ifrattır, gerekenden az yemek tefrittir. Allah Resûlü (Çok yiyip içmek hastalıkların başıdır. ) buyurmuştur . [Dâre Kutni]
     Çok uyumak ifrattır, gerekenden az uyumak tefrittir. İhtiyaç kadar uyumak vasattır.
     İnsanın kendini başkalarından üstün görerek kibirlenmesi ifrattır. Kulluğundan yüz çeviren ve kibirlenenlere gelince onlara acı bir şekilde azap edecektir. (Nisa/173) Aşırı tevazu da tefrittir.
     Bir kimseyi aşırı sevip bütün sırlarını ona vermek ifrattır. Arkadaşına sevgisini belirtmemek, her şeyini ondan gizlemek de tefrittir. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    (Bir kimseyi günün birinde, aranızın açılabileceğini hesaba katarak sev. Buğzettiğine de günün birinde dost olabileceğini düşünerek buğzet.) [Tirmizi]

    Cimrilik tefrit, (Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vâdeder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.
    (Bakara /268) İsraf ise ifrattır. Cömertlik ise vasattır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:(Harcarken, ne israf, ne de cimrilik ederler; ikisi arasında bir yol tutarlar.) [Furkan 67] İsra 29.Ayet: Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun
    Tembellik tefrittir, acele ise ifrattır. Tembellik, şimdi yapılması gereken bir işi geciktirmek, daha sonraya bırakmak, ertelemektir. Hadis-i şerifte, (Erteleyenler [hayırlı iş yapmayı sonraya bırakan] helak olur) buyuruldu. Acele edip düşünmeden o işi yapmak ise ifrattır. Acele edende gevşeklik ve bezginlik hasıl olur. Mesela biri dua eder, hemen duasının kabul olmasını ister. Duası gecikince duayı bırakır, ulaşmak istediği şeyden mahrum kalır. Acele edenin ihlası, takvası bozulabilir. Şüpheli şeylere, hatta haramlara dalabilir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Acele şeytandandır.) [Tirmizi]

    Sonuç olarak her şeyin normali iyi, aşırısı ise zararlıdır. Yağmur bile normal yağarsa rahmet ve bereket oluyor; bir anda fazla yağarsa, sel oluyor, afete dönüşüyor. Hayatın her alanında Allah’ın belirlediği bir ölçü ve denge vardır. Her şey bir plan ve programa göre hareket etmektedir. Kur’an bizi “Sakın, ölçü ve dengeyi bozmayın” diye ikaz etmektedir. Biz insanlar ölçüyü kaçırdığımız için, birçok konuda sıkıntı yaşıyor ve yaşatıyoruz. Allah’ın koyduğu dengeyi korumak ve ona göre yaşamak tüm insanlığın kurtuluşu anlamına gelmektedir.

  • İflas Etti!

    Ebu Hureyre (r.a.) nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasulü (s.a.s.) arkadaşlarına şu soruyu yöneltti: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” Ashab, “bize göre müflis, parası ve malı zarara uğramış kişidir ” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “ümmetimin müflisi, Kıyamet gününe; namaz, oruç ve zekat görevlerini yerine getirdiği halde, ona-buna sövmüş, iftira etmiş, şunun-bunun (haksız yere) malını yemiş, kanını dökmüş, onu-bunu dövmüş olarak gelen kimsedir. Bu kişinin iyiliklerinin sevabından hak sahiplerine verilir. Borcu ödenmeden sevabı biterse diğerlerinin günahları ona yüklenir, sonra da Cehenneme atılır” buyurdu.                    (Müslim, “Birr”, 59)

    İlk bakışta bu hadisten çıkartabileceğimiz anlam, İslam’ın sadece belirli ibadetleri yerine getirmekle hakkı verilebilecek bir din olmadığı, Müslümanın da yalnızca bazı ritüelleri uygulayarak dînî görevlerini tamamlamış sayılmayacağı hususudur. Şüphesiz namaz, oruç, zekat gibi ibadetler bu dinin temel rükunleridir. Ancak bu ibadetler yoluyla insanın kazanması gereken güzel davranışlar ortada yoksa, dinin gerçek amacı olan dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak güzel ahlak, o kimsede görülmüyorsa, Allah ve Rasulü’nün hoşnutluğunu kazanmak mümkün değildir.

    İnsanları rahatsız ederek, haklarını gasb ederek, onurlarını rencide ederek, onlara zulmederek iyi bir Müslüman olunamayacağı açıktır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle bu kimse müflistir. Çünkü ahiret sermayesini denkleştirememiş, kazandıkları da hesap gününde borçlarına yetmemiştir.   Kur’an’da ve Sünnette yer alan pek çok hüküm insanlar arası ilişkileri düzenleyen kurallardır. Din sadece zihinlerde ve gönüllerde yer alan ve hayata yansımadığı için de ne olduğu anlaşılamayan soyut bir kavram değildir. Gerçek din sosyal yaşama yansıyan hallerin bir bütünü ve kişinin yaşam tarzıdır. Müslümanın her halinde iyilik ve kul hakkı hassasiyeti olur. Çıkarcılık, nefse düşkünlük, neme lazımcılık olmaması gereken hallerdir.

    Öyle olsaydı Hz. Peygamber, başkalarına yapılan haksızlıkları, Cehenneme götüren davranışlar olarak nitelendirmezdi.

     Onun için sevgili Peygamberimiz(sav), toplumsal sorumluluğun önemini ve neme lazımcılığın tehlikeli sonucunu şu güzel örnekle insanlara anlatmıştır: “Allahu Teala’nın çizdiği sınırlara riayet etmeyen kimse(ler) bir gemiyi altlı üstlü paylaşan şu topluluğa benzerler: Altta olanlar, su almak istedikleri zaman, üsttekilerin yanına çıkıp, “biz kendi yerimizi delerek su alsak da sizi (üsttekileri) rahatsız etmesek” deseler, onlar da bunları kendi hallerine bırakıp müdahale etmeseler, hepsi birlikte helak olurlar. Eğer mani olurlarsa, onlar da kendileri de hep birlikte kurtulmuş olurlar. (Buhari, “Şerike”, 6)

  • Neden Tevbe Etmedin?

    Tevbe insanın kendi sınırlarına dönüşüdür. Haddini aşarak başkalarının hakkına girmiş ya da Allah’ın sınırlarını aşmış insanın sınırlarına dönüşüdür. Tevbe şimdi olsa aynı fiilil yapmam demektir. Günahlar aynı zamanda insanın zayıf yönünü ya da zaaflarını öğrenme şeklidir. Sıradan bir insana yapılan bir yanlışlık için bile özür dilemek gerekirken, Allah azze ve cellenin emir ve yasaklarını çiğnemek ve üzerine nedamet getirmemek, özür dilememek büyük bir yanlış olur.

    Yanlışlıkta inat etmek de insanın kibre kapılması, büyüklük taslamasından ileri gelebilir. Suçundan vazgeçmeyen, tövbe etmeyen insan ya Allah’ı tanımıyor ya da onun bağışlamasından umudunu kesmiştir.

    Kişinin günahlarını Allah’ın affından büyük görerek af dilememesi, Allah’ın Gafur ve Rahim sıfatlarına tezattır.

    Oysa Allah (cc) kullarını çokça  bağışlayandır, O merhametlilerin en merhametlisidir.

    Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah´ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah´tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.

                       (Âl-i İmrân 135)

    Allah´ın, kullarının tevbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah´ın tevbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâla bilmezler mi?  

                           (Tevbe 104)

    O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.

                            (Şura 25)

    Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.           

                            (Bakara 160)

    Tevbenin vakti de çok önemlidir. İşlenen bir hatanın hemen sonrasında pişmanlıkla yapılan bir tevbe makbul olacaktır.

    Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca «Ben şimdi tevbe ettim» diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.

                                           (Nisa 18)

  • Sığınmak

    Müminlere son derece düşkün olan Allah Resulü Hz. Muhammed (sav), müminlere imanı ve ibadeti öğrettiği gibi Allah’a kulluğun bir başka tezâhuru olan. istiâzeyi  yani kötülüklerden Allah’a sığınıp O’ndan yardım istemeyi de öğretmiştir.

          İstiâze;  endişelerimizden, korkulardan, istemediklerimizden, her türlü kötülükten Allah’ın kudretine ve himayesine sığınmaktır. O’ndan yardım talep etmektir. Günümüz ahlâk  yoksunu toplum içinde ahlâklı olma, ahlâklı kalma çabasıdır. Kendimizi ve kulluğumuzu keşfetmenin aracıdır. 

     Zira insan Allah’a sığınmakla hem kendi acizliğini, güçsüzlüğünü hem de O’nun yüceliğini, kuvvet ve kudretini dile getirmiş olur. Dolayısıyla başta şeytan olmak üzere,  her türlü varlığın kötülüğünden, içimize nüfuz edip bizi ayartmasından Allah’a sığınmak, kulluk vazifesinin bir parçasıdır.

    Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir’’                                                  (Fussilet, 36)

     Hz. Peygamber bütün kötü sıfatlardan, fayda vermeyen işlerden, şeytanın vesvesesinden, dünya ve âhirette insana eziyet veren şeylerden Allah’a sığınmış, bu maksatla daha çok İhlâsFelak ve Nâs sûrelerini okumuş, bunu ashabına ve ümmetine tavsiye etmiştir.

    Haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan Allah’a sığınmış, bize de tavsiye etmiştir.

     Peygamber Efendimiz pek çok şekilde istiâzede bulunmuşsa da sahabelerine şu şekilde istiâzede bulunmalarını tavsiye etmiştir:

    Allah’ım! Peygamberin Muhammed’in senden istediği hayırlı şeyleri biz de istiyoruz. Peygamberin Muhammed’in sana sığındığı kötü şeylerden biz de sana sığınıyoruz. Yardım sendendir ve varış sanadır. Güç ve kuvvet sadece senin yardımınladır. 

  • Şeytana uymak

      Günah işlemek, doğru yoldan ayrılmak, kötü iş yapmak anlamındaki şeytana uymak ifadesi günlük dilde suçun büyüğünü şeytana atarak kendini temize çıkartma, yapılan fiilin tahrik altında gerçekleştiğini anlatma gayreti olarak karşımıza çıkar.


      Ya da başka bir şekilde şeytan diyor ki diye başlayan ve sonu genellikle bir suç unsuru tarifi ile biten ifadeler olarak da biliriz.

    Peki ya şeytan ya da İblis kim? İnsan neden şeytana uyar?

    Sözlük anlamı uzaklaşmak, haktan ve hayırdan ayrılmak, muhalefet etmek” anlamındaki şatn  veya “öfkesinden yanıp tutuşmak” mânasındaki şeyt kökünden türediği ileri sürülen şeytân kelimesi “hayırdan ve rahmetten uzaklaşmış yaratık; yanıp helâke mâruz kalmış varlık” demektir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de on sekizi çoğul olmak üzere seksen sekiz yerde şeytan (on bir yerde iblîs) kelimesi yer almaktadır. 

      Hz.Âdem’e melekler secde ettiği halde şeytan kibirlenip ilâhî emre karşı çıkmış, gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Âdem’in çamurdan yaratıldığını ileri sürmüştür. İlâhî iradenin Âdem’in zürriyetine bütünüyle iyi ve bütünüyle kötü arasında takdir ettiği konumun bir gereği olmalıdır ki Cenâb-ı Hak hayırdan ve rahmetinden uzaklaştırdığı şeytana insanoğluna vesvese vermeye, çeşitli hile yöntemleriyle bâtılı hak gibi gösterip insanları doğru yoldan saptırmaya izin vermiştir. 

      (Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.

                            (Hac  53)

    Allah’ın uyarmasına rağmen Hz Âdem ile eşi Hz Havvâ şeytanın aldatıcı sözlerine kanarak yasak meyveden yemiş, bunun cezası olarak cennetten çıkarılmış, böylece dünyada, kıyamete kadar devam edecek olan insan hayatı başlamıştır.(1)

    İnsan yaratılışı gereği hayra da şerre de yönelebilen yapıya sahiptir.Tin suresinde :

    ” İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” şeklinde ifade edilmiştir. 

      İnsan, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun yaşadığında yaratılmışların en üstünü olabilirken ; nefsi ve şeytana uyduğunda aşalıkların en aşağılığı olabiliyor.

    Allah (cc) insanoğlunu değişik ayetlerle defalarca şeytan ve onun vesveseleri konusunda uyarmıştır:

    Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.

                          (Bakara 168)

    Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vâdeder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.

                         (Bakara 268)

    Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.

                          (Bakara 208)

    Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.

                            (Maide 90)

    Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüzkızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah´ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.

                               (Nur 21)

    Şeytanın peşinden giden insanların ahirette şeytanla olacak konuşmalarının nasıl olacağını Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılıyor:

    (Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vâdetti, ben de size vâdettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah´a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.

                          (İbrahim 22)

      Şeytanın insanlara yaptığı en önemli hilelerden biri de Allah’ın affı ile onları kandırmasıdır.

    Günah işlemeye yakın kişinin aklına  hesap günü geldiğinde şeytan son bir hamlesiyle ona fısıldar:

    “Herkes neler yapıyor, senin bu yaptığında ne var ki? Korkma Allah affedendir. Sen fırsatları kaçırma, hayatta her şeyi tat, gençliğini yaşa…”

         Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah´ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah´ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.   (Lokman 33)

    Kaynakça:

    (1) İslam ansiklopedisi

  • Allah Neye Bakar?

    Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini rivayet etmiştir.

    – Şüphesiz ki, Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz, lakin kâlblerinize ve amellerinize bakar.

    İnsanı yoktan var eden, ona şekil ve renk veren Allah (cc), kullarının vücut yapısına, rengine, şekline, dünyada kazandığı mallara, elde ettiği makama bakmaz. Onları dış görünüşlerinin durumuna göre değerlendirmez.

    Çünkü bunların hepsini insana O vermiştir. Allah verdiği nimetleri nasıl değerlendirdiğimizde bakar. Allah Teâlâ  kalbe ve imanın göstergesi olan güzel işlere bakar.

    «Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.» (Bakara: 110)

    «(Onlar Allah’a) iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikri ile sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kâlbler ancak Allah’ı anmakla sükûnet bulur.» (Rad: 28)

    Allah Teâlâ kulları, kâlblerindeki kuvvetli iman, takva, ahlâk-ı hâmide ve Allah rızası için yaptığı sâlih ameller karşılığında mükafatlandıracaktır. İnsana düşen, bütün kötülüklerden sakınmak, güzel işler yapmak ve kalb-i selim sahibi olmak için çalışmaktır. 

    «O gün ne mal ne evlat fayda vermez. Ancak Allah’a temiz bir kâlb ile gelenler (kurtulur)» (Şuara: 88-89)

    «Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.» (Asr: 1,2,3)

    Hikmet ehline, amellerini ne üzere bina ettiğini, sordular. O şöyle cevap verdi:

    1- Benim rızkım tayin edilmiştir. Başkasının rızkı bana gelmeyeceği gibi benim rızkım da başkasına gitmez. Onun için rızık endişesi duymadım.

    2- Üzerime farz olan ibadetler vardır. Bu ibadetleri benim yerime başkası yapamaz. Onun için ibadetlerle meşgul oldum.

    3- Rabbim beni her zaman görüyor. Ondan utandım, ona göre hareket ettim.

    4- Ecelimin bana süratle geldiğini gördüm. Ben de ona süratle gittim. Yani ölüm için hazırlandım.

    Hâlis niyet ve riyasız olarak, yalnız Allah rızası için yapılan amel kulu ebedî saadete, cennetin sayısız nimetlerine kavuşturur. Bu Allah’ın bir vaadidir.

    «İman eden ve iyi ameller yapanları, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah o söylenenleri hak bir söz olarak va’detti. Söz verme ve onu tutma bakımından kim Allah’tan daha doğru sözlü olabilir.» (Nisa: 122)

  • Tavırlarımızdaki Ölçü

    Karşılaştığımız herhangi bir olay, durum, paylaşım ya da haber karşısındaki tavrımızı neye göre belirliyoruz? Bir şeyi neye göre kabul ediyor, neye göre reddediyoruz? 

    Herhangi bir konuda karar verirken bilgilerimizi yokluyor, kitaplar karıştırıyor muyuz, bilen birilerine danışıyor, istişare ediyor muyuz; yoksa o anki hislerimiz, heyecanlarımız ve menfaatlerimizin gerektirdiği gibi mi karar veriyor, kabul ya da reddediyoruz? Nedense ikinci söz ettiğimiz kısım daha ağır basıyor sanki?

    Müslüman bireylerin olaylar ve durumlar karşısındaki tavrı ne olmalı? 

    Müslüman bireyin tavrı her zaman Kuran ve sünnet ölçüsüne uygun olandır. Tavrımızın Kuran ve sünnet ölçüsüne uygun olması için de bizim Kuran ve sünnet bilgisine en azından günlük yaşamda karşılaşacağımız olaylarla bağlantı kurabilecek kadar sahip olmamız gerekmektedir. Unutmayalım ki ilim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır. Günümüzde hemen hemen her konuda eğitim alan, zaman ve para harcayan insanların birçoğu Müslümanca yaşamak için gerekli olan temel bilgilere ne yazıktır ki sahip değiller. Fransızcadan dilimize giren seküler ifadesi ne yazık ki toplum yaşamının büyük bir bölümünü kaplamış vaziyette. Nedir seküler? Yaşamdan dinin tüm izlerini silip dini sadece bir vicdan işi kabul etme olarak tanımlanabilir. Modernitenin bir ürünü olan sekülerizm , insanın ilâhi ve uhrevî  tabiatına sırt çevirmesidir. Peki din sadece bir vicdan işi midir? Din nedir? 

    Din her şeyden önce yaşam tarzıdır. Din, senin yediğin içtiğindir. “Leş, kan, domuz eti, Allah´tan başkası adına boğazlanan hayvanlar size haram kılındı.”  Maide 3 , “Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah´ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? ” (Mâide 91). 

    Din, toplumda insanlarla olan ilişkilerindir (Komşu, ana-baba hakkı, kul hakkı,  akrabalarla olan ilişkiler…) “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”(İsra 23) 

    Din izlediğin film, yolda gördüklerine nasıl baktığındır. “(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.” (Nur 30) 

    Din, giyim tarzındır “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. “(Nur 31)

    Din alışverişin, ticaretindir “Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah´a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah´tır. Sadece O´na döndürüleceksiniz.”(Bakara 245) 

    Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah´tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”(Al-i İmran 130)

    Din, aile içi ilişkilerindir “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 71) 

    Bu liste uzayıp giderken dini sadece namaz kılsan iyi olur ama önemli olan kalbinin temizliği olarak görmenin çok da doğru olmadığını herhalde anlamışsınızdır.  Biz Batılılar gibi yaşamayı modernizm saysak da aslında ortaya çıkan dinsiz bir yaşam tarzıdır. Biz yaşama dair tavrımızı Kuran ve sünnete uygun almak yerine Batılıların seküler anlayışlarına göre aldığımız sürece Müslümanlardan olabilir miyiz ? . “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur.”  (Al-i İmran 28) 

     Batı’nın bize dayattığı bu yaşam tarzıyla toplumumuzda yaşanan hiçbir soruna çare bulunamamaktadır. Cinayetler, kişisel bunalımlar, ekonomik adaletsizlikler, savaşlar artarak çoğalmaktadır. Batı’lıların dünyayı sömürerek elde ettikleri ve sadece seçkinlerini faydalandırdıkları yaşama bakarak onlar gibi olmaya çalışanlar boşa uğraşmaktadır.

    Kâfir olanlar için dünya hayatı câzip kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysa ki, (iman edip) inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız lutufta bulunur. (Bakara 12 )

  • Temiz miyiz?..

    Allah Resulü Hz Muhammed, sallallahu aleyhi ve sellem: Temizliğe imanın yarısıdır” derken, Allah (cc) Bakara suresi 222. ayette “Muhakkak ki Allah, çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever.” buyurmuştur.

    Peki bu temizlik, sadece bedeni kirlerden arındırmak ya da elbise temizliği olabilir mi?

    Yoksa buradaki temizlik hani biri öldüğünde “Allah rahmet eylesin temiz adamdı” dedikleri anlamdaki temizlik midir?

       Kişinin dilinin, ahlâkının, kalbinin temizliği bedeninin temizliği kadar hatta daha da önem değil midir?

      Konuştuğu zaman yalan söylemeyen, küfür etmeyen, dedikodudan uzak duran, iftira etmeyen, boş sözlerle insanları eğlendirmeye uğraşmayan, başkalarının yaptıklarıyla alay etmeyen, başkalarının hakkına girmeyen insalar için söylenen “temizlik” bu soruların cevabını olandır.

      Ne yazıktır ki insanların büyük bir çoğunluğu yalan, küfür, dedikodu ve boş sözlerin peşinden ömür geçirmekteler. Birçoğumuz yalan söylemeyi, dedikodu yapmayı babasından annesinden sıradan bir davranışı öğrendikleri gibi öğreniyor ve kendilerinden sonrakilere miras olarak bırakıyoruz.

    En’am Suresi 6. Ayette bu insanları şu şekilde tarif ediyor Allah (cc):

    Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah´ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.

      

    İmam Gazali temizliği zahiri (görünen, dış) temizlik ve batini (içte olan) temizlik olarak sınıflandırır.

    Batıni temizlik üç kısımdır :

    1. Azaları günahtan temizlemek.
    2. Kalbi fena ahlaktan temizlemek.
    3. Kalbin özünü Allah’tan gayri her şeyden temizlemek.

    Zahiri temizlik üç kısımdır :

    1. Necasetten taharet (pisliklerden temizlenme)
    2. Abdestsizlikten taharet.
    3. Tırnak, kıl vs taharet.

    Gerçek temizlik hem beden hem ruh hem de çevrede yapılacak temizliğin bütünüdür.

    İnsanın yaşadığı çevrenin temizliği de Allah’a ve ahiret gününe olan imanının göstergesidir. Elindeki çöpü nereye denk gelirse atan bir insan bunun hesabını elbette verecek. Allah’a ve ahiret gününe inanan her insan yaptığı her şeyin hesabını vereceğini bilir ve buna uygun davranır.

    Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.(Zilzal 7,8) buyuran Allah (cc) insanın yaptığı her şeyden hesaba çekileceğini söylemektedir.

    Toprağa karışan bir pil, bitkiler ve hayvanlar yoluyla insanlara geçerek sakat doğumlara hatta kanserlere neden olabiliyor. Cıva, merkezi sinir sisteminde tahribatlara neden oluyor. Kurşun, kansızlık, mide rahatsızlıkları, kısırlık ve kansere neden oluyor. Kadmiyumun ise prostat kanserine yol açtığı biliniyor.” 

    Önemsenmeden yapılan birçok işin sonunun nereye gideceğini, kimin canını yakacağını düşünmemiz gerekiyor.

    Yere atılan bir sakızın pek çok kuşun ölümüne sebeb olduğunu biliyor musunuz?

    Günümüz müslümanları bir hadis-i şerifi bile yaşamına uygulayamayan kişi midir? 

       Bunu çokça düşünmemiz gerekiyor.

  • Kiminle arkadaşsın?

    Ebu Hureyre radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

     Kişi arkadaşının dini üzerinedir. Sizden her biriniz kiminle arkadaşlık yaptığına baksın.

    Kişinin arkadaşındaki ahlâk, güzellik ve iyiliklerden ne varsa ona benzer şeyler, kendisinde de var demektir. 

    Peki iyi insan kimdir, sorusunu Allah (cc) Kuran-ı Kerimde şu şekilde cevaplıyor :

    Onlar, Allah´a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.

                                 (Âl-i İmrân 3)

    Kişinin arkadaşı kötü biriyse arkadaşında bulunan kötü davranış, ahlâksızlık, yalancılık, boş işler, aşırılıklar da farkında olsa da olmasa da kendisinde de mevcuttur. Çünkü zıtlar uzun müddet bir arada bulunamaz.

     Su ateşe dökülünce ya ateş söner ya da su buharlaşarak su olmaktan çıkar. Zıt karakterler  ya ayrılırlar veya biri diğerini hazmeder.

    Zıt olmayanlar ise uyum içindedirler ve birbirine destek olurlar.

    Sende iyi vasıflar olsa bile uyum kanunu gereğince zamanla iyi vasıfların körlenir ve arkadaşının kötü huyları sana da sirayet eder ve ona benzersin hatta bu benzemenin hiçbir şekilde de farkına varmazsın. Çünkü bu benzeme birden gerçekleşmez. Değişimin farkına varıldığında iş işten geçmiş olur.

    «Rasûlüm! Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine mal ve oğulları vardır diye sakın ilgi duyma»      (Kalem: 10-14)

    İlim ehli arkadaşla ilgili kıstası şu şekilde belirlemiştir:

    Ahirette beraber olmak istemediğin adamla dünyada da beraber olma.

    Ne güzel bir değerlendirme şekli, cennetlik halleri çok olan kişi ne güzel dosttur. Cehennemlik işleri çok olan kişi ne kötü bir insandır.

    “Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.” (Tevbe, 119)

    Müslümanın arkadaşları ile olan münasebetlerinin sınırları da belirlenmiş.

    (Mü’min) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.” (Tirmizî, Birr, 58.)

    Ehl-i hikmetten bir zat da şöyle der:

    «Bayağı insanların mahallesinde oturma. Ayak takımı ile düşüp kalkma.Havaî kişiler arasında gezme. Edepsizlerle sohbet etme. Büyük insanların bulunduğu yere taşın. Onlarla sohbet et. Aklı başında irfan sahipleri ile konuş. Çünkü büyükler arasında olanlara düşman yaklaşamaz. İrfan sahipleri ile sohbette olana kötülük gelmez.»

    Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. (Nisa 124)

    Hz. Ali (ra) :

    «Hakkıyla kardeşlik edeceğin adam, her zaman sana sahip ve yâr olabilen ve senin iyiliğin için  kendini zora sokan, zarûrete, darlığa yahut sıkıntıya düştüğün zaman yardımına koşandır» buyurur.

    İmam Gazalî rahmetullahi aleyh ise bir  arkadaşta olması gereken vasıfları şöyle sıralar:

    1- Akıllı olmalı.

    2- İyi ahlâklı olmalı.

    3- Sâlih olmalı.

    4- Hâris, yani dünya mal ve makam düşkünü olmamalı.

    5- Doğru sözlü olmalıdır.







  • Anın Tadını Çıkarmak

    Eskilerin ifadesiydi ” Felekten bir gün çalmak“, güzel vakit geçirmek  ya da “Hayattan kâm almak” günümüz insanı için, her gün olması gerektiği düşünülen bir hayat tarzına hatta hayat standardına dönüştü. Sağımızda solumuzda “Hiç eğlenceli değil, sıkıldım, bunu yapmak istemiyorum” diyen çocuklar, gençler hatta yetişkinler türedi.

    Tüketimi arttırmak için pek çok markanın kullandığı sloganlar zamanla toplumun büyük bir kesiminin yaşam felsefesi haline geldi.

    Bu durum aklıma “İnsanın amacı anı değerlendirmek mi yoksa andan haz almak mı?” sorusunu getiriyor. Yaşamını “eğlence merkezi tadında yaşamak isteyen Müslüman” fikri bana garip geliyor ama ne yazık ki yaşamın gerçeği…

    Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir” ayetini acaba yanlış anlamış olabilir miyiz? Oyun ve eğlence ifadelerini dünya hayatında önemsediğimiz, hatta Allah ve Resulü’nün (sav)  önüne geçecek kadar abarttığımız meselelerin aslında basit, önemsiz olduğunu ayetin devamından anlıyoruz. “Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!“(Sure 29/64) 

    İyi de efendim eğlenmek bizim de hakkımız, biz hiç eğlenmeyecek miyiz, diyen gönüllere ilköğretim hayat bilgisi dersinde öğretilen “ihtiyaçlar ve istekler” ünitesi sanırım faydalı olmamış. Çünkü ihtiyaçlar dururken istekler için çabalamak ahmaklıktır.

    “Bir kere geldik dünyaya” mantığını eğlence için değil yaşamı değerlendirme, yaşama değer katma olarak görenler, hayat denilen geçici sahneden inerken maksada ulaşmış olacaklardır. 

    Müslüman bir birey için on iki yaş ile yetmiş yaş ortalamasında düşündüğümüzde 104.400 vakit namaz davetinin kaçına icabet ettiğine, 1740 günlük Ramazan orucunun kaçına niyet ettiğine,kaç lira Zekat ve sadaka verdiğine, kaç bin kez iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğuna, insanlara iyilik ettiğine, nasihatte bulunduğuna kaç kez sinirlenince Allah rızası için sessiz kaldığına, kaç kez hakkına razı olduğuna bakılarak anı değerlendirip değerlendirmediği anlaşılacağı ahiret günü herkes için yaklaşmaktadır.

    Çoğunluğunun taşımaları gereken yükleri bırakıp bırakmaları gereken yükleri taşıdığı bir dünyada yaşadığımızın farkına artık varmalıyız. Daha fazlasını elde etmek için çabalayıp durduğumuz kısa ömrümüzün biteceğini ve kazandığımız her şeyin arkamızda kalacağını, toprağın altına döneceğimizi istemeye istemeye olsa da hatırlamalıyız. Sonra, keşkeler hiçbir fayda sağlamayacaktır. 

    Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: «Keşke toprak olsaydım!» diyecektir.

    (Sure No:78 Ayet No :40)

    (İşte o zaman insan:) «Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!» der.

    (Sure No:89 Ayet No :24)

    Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi!  (Sure No:69 Ayet No :27)

    Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah´a itaat etseydik, Peygamber´e de itaat etseydik! derler.

    (Sure No:33 Ayet No :66)

    Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!   

                  (Sure No:25 Ayet No :28)


  • Şimdi ne yapmam lazım?



    İslamı yeni kabul eden hemen hemen her  insanın sorduğu bir soru vardır:

    Şimdi ne yapmam lazım? 

    Evet,  Allah’tan başka ilah olmadığına ve Resûlullah’ın onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum,  şimdi ne yapmam lazım?

    Sadece şehadet getirmek yeterli mi?

    İslamı yeni kabul edenler “iman ettim” demenin yeterli olmadığını düşünüyor da biz Müslümanlar niye düşünmüyoruz?

    Elhamdülillah Müslümanım demek bize neden kâfi geliyor ?

    Sadece söylemekle yetinmek, hayata  yansıtmamak, garip değil mi?  

    İslamı yeni kabul eden her insan, dinin gereklerini merak eder de o dinin içine doğan biz Müslüman evlatları niye merak etmeyiz ?

    Derenin yanında yaşayan insanın suya verdiği değerle çölde yaşayan insanın suya verdiği değer bir olmuyor, belki de ondan. Bizim için din anlayışı ihtiyarlık döneminde yapılacak ibadetlerden ibaret mi?

    İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece İman ettik demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”(1) ayetinin biz dere kenarında suyun içine doğmuş Müslümanlar için olduğunu biliyor muyuz ?

    İmtihan edilmekten kasıt günlük yaşamda karşımıza çıkan olaylar ya da durumlar karşısındaki tavrımız ya da tercihlerimiz olabilir diye düşünüyorum. Yani imtihan deyince illaki büyük  belalar olmak zorunda değil. 

    Tercihlerimizde Allah’ın sınırlarına uygunluk mu yoksa anlık menfaatler mi daha önemli oluyor, sınanmak bununla başlıyor. Basit bir durumda bile yalan söyleyip bundan da hiç pişmanlık duymayanlardan mıyız? Yanımızda olmayan tanıdığımızın kötü yönlerini laf açılmışken sayıp dökenlerden miyiz?

    Din bir yaşam biçimidir, durumlar ve olaylar karşısında ortaya koyulan tercih, tavır ya da tutumdur.

    Allah’a ve ahiret gününe inanmayan insanların yaşam tarzları ile  iman ettiğini söyleyen insanların yaşam tarzının aynı olması çelişki değil midir? Hesap vermeyecek gibi yaşayıp hesap gününe iman etmek, garip değil mi?

    Sözünde durmamak, emaneti korumamak, yalan söylemek, adam kayırmak, sahtecilik, gıybet, kibir, içki, faiz, rüşvet, dolandırıcılık, hile, cinayet, kapkaç, kumar, fuhuş vs    Allah’ın yasakladığı davranışlarla iç içe bir yaşam sürmek, az ya da çok bu fiillere bulaşmak… Müslüman toplumların sorunları değil midir?

    Unutmayın ki din sadece vicdan işi değildir. Yaşam biçimidir, tercihtir, seçimdir.

    İslam’ı , yaşamın merkezine koyup her türlü fiilimizde Allah’ın sınırlarına uyduğumuzda: kimsenin hakkına el uzatamaz, kimsenin gıybetini edemez, yalan söyleyemez, zayıf kişilerle alay edemez, iftira edemez, faiz, içki, kumar, zina gibi ahlâksızlıklara bulaşamayız.

    İşte o zaman elhamdülillah Müslümanım demeyi daha çok hak etmiş oluruz.Şimdi iyi düşünüp doğru bir karar verme zamanıdır: Müslümanca yaşamak mı yoksa sözü başka işi başka olmak mı?

    1.(Ankebut 2)

  • Dışardan Görünen




    Geçen gün arabayla yolda gidiyorum, bagajda üç damacana su var. Sular bagajda herhangi bir bağlantı olmadan yolculuk yapıyor ve devrilmeleri halinde bagaj su içinde kalabilecek bir durum söz konusu.
    Yolda bir gidişim, bir dönüşüm var ki sanki kocaman yüke sahip tonajlı bir kamyon.
    Benim o dönüşümü dışardan gören birinin yerine kendimi koydum.
    Yoldayım biraz da acelem var ve öndeki araba öyle yavaş bir dönüş yapıyor, sinirden çatlarım. Yürü be adam! Tır mı, kamyon mu bu; küçücük araba dön artık!
    Dışardan bakıldığında anlamanın pek mümkün olmadığı bu durum, iç yüzünü bilen biri için mantıklı gelebilecekken, bilmeyenlere göre çok saçma ya da acemice gelecektir.

    Şimdi bunları niye anlattım?

    Birçok olayda aslında çoğu zaman bunu yapıyoruz. Yani sadece görünenle hüküm vermeye kalkıyor, iç yüzü hakkında hiç düşünmeden bilgiçlik taslıyoruz. Biz aciz kullar, sadece Allah’ın bilgisi dahilinde olan hakkında hüküm vermeye kalkıyoruz. Hem de meselelerin iç yüzünü, insanın niyetini, olayların sebebini ve sonucunu bilen sadece Allah’ ken.
    Gıybetin Müslüman’ ın yaşamında yasaklanmasının bir boyutu da belki de budur. Sosyal yaşamı bozması başka bir boyutu tabi ki!
    Gördüğümüz olayların bile içini bilemiyorken başkalarından duyduklarımıza ne diyelim. Anlatan adamın gördüklerini yorumlanmasına güvenmekten başka bir şey yapmıyoruz.

    Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi. (Nahl 78)

    İnsan acizliğini unutup hüküm vermeye kalkmış olmuyor mu sizce de?
    Niyetlerdekini sadece Allah (cc) bilirken, bir nevi ben de bilirim iddiasında bulunmuş olmuyor mu? Oysa insan aciz, oysa insan ne niyetleri ne de kalplerden geçenleri bilebilir. Ancak Allah o bilgiye sahiptir.

    İyi bilin ki, onlar elbiselerine büründükleri zaman dahi, Allah onların gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da bilir. Çünkü O, kalplerin özünü bilendir. (Hud 5)

    Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. (İsra 25)

    Rabbin elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. (Nelm74)

    Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’ deki birçok ayette niyetleri ancak ben bilirim derken , insanın dünyada sadece aciz olduğunu bilmesi yetmez mi? Bence yeter.

  • Kim Sıkıntı Gideriyor?

    Kim bir Müslümanın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir.

     Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah da dünya ve âhirette onun işlerini kolaylaştırır.

      Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve âhirette onun ayıplarını örter.Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da onun yardımcısı olur.”  (Ebû Dâvûd, Edeb, 60)


    Hadis-i şerifte söz edilen insan olmak için çok büyük çabalara bile gerek olmayabilir. Trafikte, sokakta, iş yerinde, apartmanda karşılaştığımız insanlara biraz daha hoşgörülü olmak, ev halkıyla daha iyi geçinmek, karşılaştığımız insanlara tebessüm etmek gibi basit fiillerle başlayabiliriz.
     Sadece kendini daha esprili, daha zeki göstermek için başka insanların üzerine basmak, şaka yapıyormuş gibi görünüp onları aşalamak ya da daha komik olsun diye anlattıklarına yalan katmak gibi hatalara düşmemek de gerekir.Çünkü:
    Kişinin, Müslüman kardeşini küçük görmesi kötülük olarak kendisine yeter.”                      (Müslim, Birr, 32) buyrulmuştur.

    Bunların dışında  başkalarına zararımızın dokunmamasını bile Allah Resulü (sav) iyilik olarak değerlendirmiştir:“Müslüman, dilinden ve elinden insanların selâmette olduğu kişidir. Mümin ise insanların canları ve malları konusunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kişidir.”             (Nesai, İman, 8)

    İnsanlardan istenen, eline ve dilini sahip çıkmak, üzerine lazım olmayan işlerle uğraşmak yerine Allah için yaşamayı öğrenmektir.

    Nasıl bir arkadaş olmak ya da nasıl bir arkadaş bulmak gerektiğini Allah Resulü (sav) şu şekilde tarif etmiştir:
       “Allah katında arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına karşı hayırlı davranandır. Allah katında komşuların en hayırlısı ise komşusuna karşı hayırlı davranandır.”   

    (Tirmizî, Birr, 28; Dârimî, Siyer, 3)

    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz insanları sürekli iyiliğe yönlendirmeye çabalamıştır.“Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete girmek isterse Allah’a ve âhirete inanırken ölüm kendisine erişsin. İnsanların kendisine nasıl davranmalarını istiyorsa, o da onlara öyle davransın.”                   

     (Müslim, İmâre, 46)
    Peygamber (s.a.s.) bize şu yedi şeyi emretti: *Hastayı ziyaret etmek. *Cenazeyi (kabre kadar) takip etmek. *Aksırana Allah’tan rahmet dilemek. *Zayıfa yardımcı olmak. *Mazluma yardım etmek.*Selâmı yaymak. *Yemin edenin yeminini tasdik etmek.                    (Buhârî, İsti’zân, 8)
    “Nerede olursan ol, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!”                   

     (Tirmizî, Birr, 55)

    “İnsanlarla bir arada yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden mümin, insanlarla bir arada yaşamayan ve onların eziyetlerine sabretmeyen müminden daha büyük ecre nail olur.”(İbn Mâce, Fiten 23; İbn Hanbel, II, 44)


    Toplumu oluşturan insanlar Allah(cc.) ve Resulü Hz Muhammed (sas) istediği gibi yaşadıklarında yaşamın ne kadar kolaylaştığını görecekler.